ENGEREĞİN GÖZÜ
Yazan: Zülfü Livaneli © Ömer Zülfü Livaneli, 1996 Yayın hakları: © Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş. Bu eserin bütün hakları saklıdır. Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz. Dijital Yayın Tarihi: Ekim 2012 / ISBN 978-605-09-1057-5 Kapak tasarımı: Geray Gençer Kapaktaki tablo: Paul Désire Trouillebert, La charmeuse de serpents (1880) Resimler: Mahmut Karatoprak Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş. 19 Mayıs Cad. Golden Plaza No. 1 Kat 10, 34360 Şişli - İSTANBUL Tel. (212) 373 77 00 / Faks (212) 355 83 16 www.dogankitap.com.tr/[email protected]/[email protected]Engereğin Gözü
Zülfü Livaneli
XVII. yüzyılın büyük yazarları, yıldız falına, tarih ilmine meraklı Naimâ ve Evliya Çelebi'nin rahat divanlarındaki kanaviçe yastıklara dayanmadan bu kitabı yazmam mümkün olamazdı. Esin kaynağı olan müthiş üslupları ve alıntı yaptığım cümleleri için onları tekrar tekrar saygıyla anıyor ve bu romanın, onların büyük eseri yanında, alçakgönüllü bir dipnotu olarak algılanmasını diliyorum.
Gün kavuşurken köye bir adam geldi ve peygamber olduğunu söyledi. Köylüler adama inanmadılar, "İspat et!" dediler. Adam karşılarındaki eski suru gösterdi ve "Eğer bu duvar konuşur ve benim peygamber olduğumu söylerse inanır mısınız?" diye sordu. Köylüler, "Elhak, inanırız!" dediler. Adam duvara döndü ve elini uzatarak, "Konuş ya duvar!" buyurdu. Bunun üzerine duvar dile geldi ve şöyle dedi: "Bu adam peygamber değildir. Sizi kandırıyor. Peygamber değildir."
Alametler
Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de, yüreğim biliyor ki, şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgârının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var. Ölümlülerde pek ender rastlanan bir bilgi birikiminden ve önseziden söz ediyorum. Zaman zaman bilgeliğimin sınırlarını kavramakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Altın varak üstüne işlemeler, nadide çiniler, murassa sorguçlar, kılaptan kaftanlar, sedef kakmalar, yeşim ve akik süslemeler, samur kürkler arasında ve İmparatorluk başkenti Konstantiniyye'nin dillere destan olmuş sarayında yaşayan benim gibi bir soylunun herkesi şaşırtması ve saygılı bir boyun eğiş yaratması gerekirken, nedense her zaman böyle olmaz. Osmanlıcayla yetinmeyip Latin, Yunan, İtalyan, Arap ve Fars dillerinde arka arkaya dizdiğim ve bin bir imayla süslenmiş nükteli sözlerim karşısında çoğu kişi yüzüme bel bel bakmakla yetinir; o zaman ben, yüksek bilginin bu zavallı ölümlüler için fazla geldiğini anlar ve düşüncelerimi beynimin kıvrımlarına gömerek, karşımdakini bağışladığımı, cehaletinden ve zavallılığından dolayı onu suçlamadığımı belirten bir ifade takınırım. İşte beni meşhur eden ve saray halkı arasında durmadan konuşulan meşhur gülüşüm o zaman gelir yerleşir dudaklarıma. Bunun nasıl bir şey olduğunu ve ne kadar etkili göründüğümü anlayabilmek amacıyla, arkası gümüş oymalı ve uğursuzluk getirmemesi için duvarda her zaman gümüş tarafı dışa bakar durumda asılı olan aynayı ters çevirir ve kendimi süzerim, ama ne yazık ki o çarpıcı gülüşü görmem mümkün olmaz. Çünkü bu kez kendi siyah yüzüme, basık burnuma; sarığın altında ezilmiş, artık kırlaşmaya başlamış kıvır kıvır saçlarıma ve akları belermiş zeytin karası gözlerime bakmaktayımdır. O küçümserken bağışlayan, anlayışlı ve kibirli gülüşü kendime karşı nasıl kullanabilirim ki? Bu yüzden saraydaki içoğlanlarını, haremdeki kızları, mutfakçıları, oduncuları, zağarcıları onca etkileyen ve şefkatle sarsarak kendilerine duydukları güveni yok eden meşhur gülüşümü görme imkânım olmaz. Bu durum ancak benden başkalarına tanınan bir ayrıcalık. Ama onlar farkında mı bilmiyorum. Çünkü bu gülüşü takınarak yüzlerine baktığımda bile, bazılarının suratındaki bön ve salakçasına mutlu ifade silinmiyor. Hatta yüzüme tuhaf tuhaf bakıyorlar denebilir. Böyle bir görüntü karşısında hep kapı arkasındaki yerinde duran kalın sopaya hamle ediyorum ve sopayı elime almamla birlikte, mutlu aptalların yüzlerindeki ifadenin değiştiğini, gözlerinin korkuyla kaçıştığını görme zevkine erişiyorum. Zaten haremdeki kızların kadınca güzellikleri de ancak bu ifadeyle ortaya çıkıyor. Gerçeği kavradıklarını gösteren bir anlatım oluyor bu. Bu ifadede bir küçümseme izi sezmiyorum artık. Beni bir erkek olarak görmedikleri kuşkusundan kurtuluyorum. Sopayla korkutulan güzel kadınların karşımda yumuşacık boyun eğişlerinin tadını çıkarıyorum. Dünyanın en güçlü erkeği olarak duyumsuyorum kendimi. Kalın sopayı hafifçe dağılan saçlarında, boyunlarında, narin omuzlarında, kollarında gezdiriyorum.Dünyanın her köşesinden toplanmış bu güzel kızların ufak bir kusuru var. Hepsi biraz soluk renkli. Belki güneşi görmemelerinden ileri geliyor bu, ama ne yazık ki en güzel ten rengi olan kahverengi-siyah alaşımından yoksunlar. Dünyanın kutlu bölgeleri içinde en fazla Afrika'da rastlanan koyu ten, kalın dudak, kıvırcık saç gibi üstünlükler, bu sarışın, çakır gözlü kızlarda gereken saygıyı ve hayranlığı uyandırıyor mu, merak ediyorum. Zaman zaman, bana gösterdikleri saygı, zekâmın ve bedenimin üstünlüklerine değil de sadece elimdeki sopaya bağlıymış gibi geliyor; hepsinden kuşkulanıyorum ama sonra kimsenin bu kadar aptal ve kör olamayacağını düşünüp avunuyorum. Bu kadar mükemmel bir gövdenin alt kısmında ufacık bir eksikliğin bulunması, kızları böylesine derinden etkileyebilir mi bilemiyorum. Ona bakılırsa, dünyanın en mükemmel insanı olan, beni bile gölgede bırakan Efendim hariç, herkesin ne iğrenç kusurları var! Hatasız yaratılmış olan tek kişi benim Efendim: Padişah Hazretleri! Ama o da bu kızlardan bazılarını kırk yılda bir görüyor. Bunun dışında, her gün başlarında ben varım. Bir kaz sürüsü gibi güdüyorum onları. Cehaletleri ve aptallıklarıyla alay etme hakkını elimde tutuyorum. Kendilerine öğretilen şarkılar, sabahtan akşama kadar işledikleri iğne oyaları, bildikleri ve unuttukları yabancı diller ve haftada bir kez bahçeye çıkarıldıklarında havuzda oynadıkları su perisi oyunları bile benim mutlak efendi üstünlüğümü sarsamıyor. Kısacası, eşsiz bir bilgi hazinesi, kâmil insan mertebesine ermiş bir bilge, yerine göre hem şefkatli hem acımasız davranmasını bilen bir yönetici ve ilerleyen yaşına rağmen güçlü kaslarını ve Afrikalı duruşunu başının mağrur dikliğiyle tamamlayan ben, bu ölümlü dünyada bir tek efendinin önünde boyun eğerek erdemimin ve sadakatimin değerini artırıyor ve onun övgülerine mazhar oluyorum. Artık anlamaya başladığınızı ummak istiyorum. Eğer, parşömen üzerine nesih harfleriyle yazdığım bu notları okuyan sizler de anlayışsız ve cahil çıkarsanız, elimden hiçbir şey gelmez. Çünkü ne yazık ki, size ulaşabilecek bir sopaya sahip değilim. Mutluydum ve ömrüm böyle sona erecek sanıyordum, ama yanılmışım. Çünkü günün birinde uğursuzluk alametleri başlayıverdi ve bununla birlikte de yalnız benim değil, bütün imparatorluğun huzurunu kaçıracak olaylar baş gösterdi. İlk işaret, bedenimin en değerli parçasını sakladığım kavanozun yere düşüp parçalanmasıydı. Kavanozun somaki mermerler üzerinde tuz buz olup zavallı et parçalarının mecalsizce ortalığa saçılması bile felaketin ön habercisi değilse, ne uyarabilirdi bizi? Rüyasında devasa bir elin gökyüzünden güneşi koparıp aldığını gören Nakşibendi şeyhinin yüzüne yerleşip bir daha da ömür boyu silinmeyen korku ve cin çarpmış gibi yuvalarında dönüp duran gözleri mi? Yoksa şehrin Megaralılardan bu yana gördüğü en büyük depremin binaları hazan yaprağı gibi titretip yerle bir etmesi ve Boğaz sularının coşarak on minare boyunca arşa yükselip nadide yalıları
parçalaması mı? Koskoca imparatorluk başkenti büyük depremlerle iki ay boyunca sallanmaya devam etti ve sıtma nöbeti tutmuş gibi titremesinler diye kupalar, maşrapalar yerlerine bağlanır, sahanlar sinilere sıkıca tutturulur, ahali sokaklarda duvarlara tutuna tutuna yürür oldu. Padişah Efendimizin kutlu fermanlarına bile tuğralar doğru düzgün çekilemeyip kâğıt üzerinde doğu ve batı yönünde cevelan ederlerdi. Gündüz vakti başlayan bu deprem ulu bilginler tarafından İklim-i Rum'da kan döküleceğine delil olarak gösterildi. İstanbul'u harabeye çeviren büyük yangınların külleri, sarayın bahçesine kadar ulaşıp gökten yere yağar oldular. Öyle ki, aysız gecenin zulmetinde gökyüzü ak küllerle aydınlanıyordu. Mevlevi dervişinin rüyasında ay gelip güneşi kaplamış ve nurunu mahveylemişti. Cenab-ı Allah'ın işaretleri bunlarla da bitmedi. Bazı ulu kişiler, rüyalarında, "Vezir katlolundu, şimdi sıra büyüğünde!" diye bağıran kimseler görmüşlerdi. O sırada ilm-i nücum üzere hesap yapan bilginler, yıldızların durumunun bir büyük felaketi haber verdiğini söylerlerdi. Padişah Efendimizin talih çizgisi Merih'e varmıştı ki, bu da Zühal burcuna girince... Neyse, bütün bunları söylemeye dilim varmıyor. Âlem dile gelip konuşuyor, eşya hal diliyle sırları teker teker çözüyordu ama biz bunları görecek gözün cüretinden dehşete düşmüş, şaşırıp kalmıştık. Hele belirtiler içinde bir tanesi vardı ki, akıl sır erecek gibi değildi. Sivas Valisi'nin huzuruna giren Turhal yöresinden köylüler, kutu içine koydukları ölü bir fil yavrusu getirmişlerdi. Paşa bunun ne demek olduğunu sorunca da, o fili kendi köylerinden, kızoğlankız bir bakirenin doğurduğunu söylemişlerdi. Kasabanın hâkimi, fil doğuran bakireyi ana babasıyla birlikte hapsetmiş ve Subaşı da yavru fili iple boğdurtmuştu. Köylüler, kutu içinde yatmakta olan sevimli fil yavrusunun yelken kulaklarını, ne kadar büyük olursa olsun bebek gibi yumuk yumuk kıvrılmış ayaklarını, kutunun dışına sarkmış ölü hortumunu göstererek ağlıyor ve "Subaşı bizim masum filimizden ne istedi?" diyerek gözyaşı döküyorlardı.
Fil yaşasaydı küçük Şehzade'ye hediye göndereceklerdi ve böylece Şehzade dünya yüzünde hiç kimsede bulunmayan, insandan doğmuş bir filin sahibi olacaktı. Vali Paşa, köylüleri dinleyip fil yavrusunun kulağıyla bir hayli oynadıktan sonra, "Bu bir ilahi sırdır" dedi. "Bunu orda burda anlatmayın, yoksa tüm dünyanın kâfirleri, Osmanlı vilayetlerinde avratlar fil doğururmuş deyu destan yazarlar." Paşa, daha sonra kızın, ailesinin ve bütün tanıkların huzura getirilmelerini emretti. Paşa'nın huzurunda tir tir titreyen köylü kızı, kırk belik saçı beline dek uzamış, gergin, yay gibi bir genç olmakla önceleri epey utandıysa da, heybetinden ürktüğü Paşa'nın ısrarı üzerine hikâyesine başladı: "Hint Padişahı, bizim Padişahımıza hediye fil yollamış. Bizim oralarda konaklayınca cümle âlem bu filleri görmeye gitti. Biz de arkadaşlarla birlikte oraya gittik. Kalabalığın arasına girdikçe hiçbir şey göremez olduk. Kimileri, bu ne ulu hayvan böyle, diye anlatıp duruyorlardı, ama ben bir şey göremiyordum. Hani nerede bu fil dediğiniz, diye söylenip aranıyordum. Kimileri kolumdan çekip daha ileri gitmememi, fillere yaklaşmamamı söyledilerse de ben gene bir şey göremedim. Derken bir damın gölgesinin altına girmişim. Damın direkleri kocaman kocamandı. Bu direklerden biri bana doğru geldi, belimden kavradı ve beni yukarı, damın içine doğru götürdü. Sıcak bir yerde vıcık vıcık ete gömüldüm. Medet, medet diyerek çırpınmaya başladım. Korkumdan bayılmışım. Sonra aynı direğin belimden kavrayıp yere indirdiğini fark ettim. Beni alıp eve götürmüşler. Ondan sonra karnım şişmeye başladı, iki yıl gebelik çektikten sonra bu filceğizi doğurdum. Bir ay yaşadıktan sonra fil oğlumu katleylediler." Kız hikâyesini anlattıktan sonra fil oğlunun başına çöküp zarı zarı ağlamaya başladı. Paşa bu hikâyenin doğruluğunu sorduğunda huzurda bulunan bütün Turhal, İnepazarı ve Kazova ahalisi yemin ederek aynen böyle olduğunu anlattılar. Bunun üzerine Paşa, olayın duyulmasını önlemek için, tanıklık eden yetmiş kişiyi zincire vurdurup ömür boyu zindana attırdı. Fil yavrusunu ise içi balla doldurulmuş bir keçeye sardırıp İstanbul'a, Efendimize gönderdi. Uğruna can feda ettiğimiz Efendimiz, sadece bizim değil, şu koskoca dünyanın dörtte birinin sultanıydı. Allah'ın övüp de yarattığı bu cihan hükümdarı, yalnız İstanbul ve Anadolu'nun değil, Eflak-Boğdan'ın, Kırım'ın, Mısır ve Yemen illerinin, Mekke ile Medine'nin, Bağdat'ın, Cezayir'in, Belgrad'ın, Macar Krallığı'nın, Moldova'nın, Bosna-Hersek toprağının ve Makedonya ovalarının da sahibi, efendisi ve imparatoruydu. Üç kıtaya yayılmış olan mülkünde yetmiş iki millet cem olmuş, herkes kendi dilince konuşup kendi dinince ibadet ederek yaşayıp gidiyordu. Ve Habeşistan çöllerinden kaçırılıp getirildiğim on iki yaşımdan beri, benim vazgeçilmez, yoluna baş koyduğum Efendimdi.
Diğerleri gibi Yukarı Nil bölgesinden, Çad Gölü'nden, Kordofan'dan, Darfur'dan gelmemiştim ben. Habeşistan'dan gemilere doldurulmuştuk. Geminin ambarında balık istifi gibi üst üste yığılmış kalabalık arasında, genç kadınlar ve erkekler çoğunluktaydı. Benim gibi ergenlik çağında on beş yirmi çocuk olduğunu hatırlıyorum. Gemi ambarı havasızdı, leş kokuyordu. Sert dalgaların çarpmasıyla her yalpalanışımızda içindekileri olduğu gibi dışarı çıkaranlar, her şeyi tükendiği için kuru kuru safra öğürenler vardı. Keskin kokudan nefes alamaz olmuştuk. Her sabah ambar kapağını açıyor, gece ölenleri sürükleyerek dışarıya çıkarıyor, denize atıyorlardı. Bu ölüm gemisiyle ne kadar yolculuk ettiğimizi bilmiyorum. Bir ömür boyu denizde kalmışız gibi geliyordu bana. Ta ki ben "değerli" kılınana kadar... Yol üzerinde geminin yanaştığı bir limanda normal bir zenci köle çocuğun üç beş katı "değerli" kılındım. Ulu Tanrı şahidimdir ki, uzun ve ıstıraplı ömrüm boyunca "değerli" kılma işlemi kadar korkunç ve acı veren bir şey görmedim. Mola verilen limanda gemiden indirilen üç beş çocuktuk. Bulanık hafızamda canlandırabildiğim kadarıyla iki sıralı evlerle gölgelenmiş, çok dar, parke taşlı bir sokaktan yürüdük, bir evin sofasına götürüldük. Burada uzun donlarımızı çıkardılar, sonra kaynayan ve içine biberler atılmış acı bir suyla bacak aralarımızı yıkadılar. Canımız yandığı için bağırmaya başladık, ama biberli su daha sonra olacakların yanında bir hiçti. Kalçalarımızı saran bağlarla sıkıca bağlandık. İki kolumdan tutup beni kıpırdayamaz hale getirdiler. Birden elinde kıvrık bir bıçakla iriyarı biri belirdi ve inanılmaz bir süratle bacaklarımın arasındaki bütün organları orak biçimi keserek aldı. Çığlık çığlığa haykırıyordum. Bacaklarımın arasından oluk gibi kan akıyordu. Bayılmışım. Biraz sonra ayıldığımda kesilmiş yere metal bir tapa sokuşturuyorlardı. Bu işi de bitirince yaralı yerimin üstüne ıslak kâğıtlar yerleştirip sıkıca sardılar. Çilem bitmemiş olacak ki, beni o durumda kolumdan tutup ayağa kaldırdılar ve odada dolaştırdılar. Bir süre yürüttükten sonra köşedeki ince bir şiltenin üzerine uzanmama izin verdiler. Öbür çocuklara da aynı işlemler uygulandı. Her yer ağır bir kan kokusuna gömülmüştü. Bugün bile bu ağır kan kokusu zaman zaman burnuma geliyor ve çocukların korkunç çığlıkları başımın üzerindeki serin kubbelerde yankılanıyor. Üç gün hiçbir şey yemeden içmeden yattık orada. Ölenler öldü, benim gibi direnerek canını kurtaranlar ise korkunç acılardan sonra yine gemilere bindirilip İstanbul'a getirilerek köle pazarında satıldı.
İstanbul şehri
Kızgın çölleri, dalgalı denizleri aşarak geldiğimiz İstanbul, bir sular şehriydi. Uçsuz bucaksız bir nehir gibi akan Boğaz'ın ayırdığı iki kara parçasında, yedi yüz kaynaktan su fışkırırdı. Bir kısraktan doğan Yanko bin Madyan'ın kurduğu bu akıllara durgunluk verecek şehri ikiye bölen ve dünyada eşi menendi bulunmayan Boğaziçi, Karadeniz sularının Akdeniz'e akıtılmasıyla ortaya çıkmıştı ki, bunu yapan İskender-i Zülkarneyn'di. Aklı eren eskiler anlatırlar ki, cihana hükmeden İskender, eski İstanbul'un ve İzmir'in sahibi Kaydefe'yi bir türlü alt edemeyince, kılık değiştirip gizlice onun ülkesine gitmiş ve sarayına girmiş. Meğer Kaydefe daha önceden İskender'in resmini yaptırmış. Bu yüzden koca cihangiri tanıyıp hapse atmışlar. Daha sonra Kaydefe, İskender gibi bir yiğidin hapiste yatmasına gönlü razı gelmeyip onu çıkarmış, kendisine saldırmayacağı sözünü alarak serbest bırakmış. İskender, Makedonya'ya döndükten sonra adamlarını toplamış ve olup biteni anlatmış. Komutanları hemen üstüne saldırıp Kaydefe'nin işini bitirmek istemişler. Sözüne sadık bir cihangir olan İskender ise, "Ben Kaydefe'ye söz verdim" demiş. "Asker toplayıp üstüne gitmeyeceğim. Yapamam." Bunun üzerine Hızır Peygamber, "Ey İskender!" demiş, "Kaydefe'yi alt etmek istersen onun üstüne ordu salmana gerek yok. Karadeniz'den bir yol açıp sularını Akdeniz'e akıtalım. Böylece Kaydefe'nin bütün ülkesi sular altında kalır; sen de hem sözünü tutmuş hem de öcünü almış olursun." Bu sözler İskender'in hoşuna gidince, bilginler denizlerin yüksekliğini ölçmüşler. Karadeniz, Akdeniz'den daha yüksek çıkmış. Bunun üzerine yedi yüz bin güçlü kuvvetli adam toplayıp Karadeniz'den bir yol kazmaya başlamışlar. Bu çalışma geceli gündüzlü üç yıl sürmüş. Kanal bitip de Karadeniz'in suyuna yol verilince, coşkun deniz eski İstanbul'u kaplamış ve Kaydefe'nin ülkesi sular altında kalarak helak olmuş. İşte bu yüzden İstanbul şehrinin ortasından, Karadeniz'den Akdeniz'e akan Boğaz suyu geçer. Bu suya iki kıyıdaki yalıların, sarayların, Bizans kiliselerinin, özene bezene yapılmış köşklerin ve göğe uzanmış ince minarelerin gölgeleri düşer. Sarayburnu denen yerdeki saray ise dünya harikası Ayasofya'nın yakınına kurulmuş bir cennet mekânıdır ve benim kudretli Efendim, atalarının yaptığı bu sarayda oturur. Görkemli sarayın kubbeleri, ahşap pencereleri, gülle işlemez muhkem kale duvarları ve bahçelerindeki akasya, sümbül, çam, servi, erguvan ağaçları... Kapı girişlerini süsleyen mor salkımların arasında ve duvarların dışında salınıp duran kırmızı serpuşlu, beyaz sarıklı, mücevveze kavuklu kalabalık; her dinden, her milletten kişinin harman olduğu bir panayır yeri... Mutluluk Kapısı'ndan içeri girmesi yasak olan bu kalabalık arasında kimler yoktu ki: Cenevizlielçiler, Venedik'in ünlü balyosları ve maiyetleri, at koşturanlar, ellerini gökyüzüne açmış dua eden dervişler, hayrat çeşmelerden hayat suyu içenler, yerleri süpüren kırmızı, mavi, turuncu cüppelerinin eteklerini toplaya toplaya yürüyenler, üç beş kişi kafa kafaya vermiş konuşanlar, keklik sekişli atının gösterişinden esrimiş cakalı süvariler, atlara bakan seyisler, ibrikçiler, içoğlanları, oradan oraya koşuşturan aşçı yamakları, oduncular... Hele Sultan'ın bir ava çıkışı vardı ki, görmelere değerdi: İkili üçlü sıra olmuş, yan yana dizilmiş eşkin atları üstünde sorguçlu vezirler, beyler, saray ileri gelenleri, sağ kollarına birer alıcı kuş kondurmuş doğancılar, öne atılmak isteyerek iplerini geren av köpeklerini zor tutan zağarcılar, okçular ve tabii cihan hükümdarı Efendimiz... Altın murassa koşumlarla bezenmiş kır küheylanın üzerinde azametle oturan, içine mavi atlas libas, üstüne samur kürk giymiş, başına sorguçlu beyaz sarık bağlamış, kuzgun karası sakal ve bıyıkları yüzündeki nuru engelleyemeyen Padişahımız, yedi bin kuluyla av seferine çıkar, günlerce dönmez, Marmara'nın sık ormanlı dağlarını tepelerini boru sesleriyle inletir ve cümle mahlukatın aklına ziyan düşürürdü. O uğursuz alametler başlayıp da İstanbul halkı korku içinde kaldığında, Ayasofya Camii'nin dört minaresinin de zangır zangır titrediğini görmemle sarayın içinde yürek paralayan bir çığlık duymam bir oldu ve benden başka kimselerin giremediği Harem Dairesi'ne doğru telaşlı ayak sesleri gelince, bir mermer sütunun arkasına gizlenip neler olduğunu gözlemeye başladım. Allah beni affetsin! Çığlıkları atan Padişah Efendimizdi; iki kolundan tutmuş asesler, mübarek bedenini sürükleyerek onu hareme doğru götürüyorlardı. Gördüklerime uzun zaman inanamadım. Kimselerin gözünü kaldırıp da yüzüne bakmaya cesaret edemediği Padişah, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi, Peygamber Efendimizin halifesi, boğazlanmaya götürülen bir dana gibi debeleniyor, iki kolundan kavramış mengene gibi levent pençelerinden kurtulmaya gayret edip can havliyle, "Beni öldürüyorlar! Ekmeğimi yemiş bir sadık kulum yok mu bu zalimleri durdursun!" diye feryat ediyordu. Üzerinde gülkurusu bir kaftan, başında işlemeli bir takke vardı. Sütunun arkasında, ne yapacağımı bilemeden öylece durup olanı biteni seyrettim. Ne adım atabiliyor ne de ses çıkarabiliyordum. Padişah Efendimizi sürükleyen aseslerin ardından bazı Kubbealtı vezirleri ve Şeyhülislam Efendi geliyordu. Hep birlikte Harem Dairesi'nin çinili odasına vardılar ve Efendimizi içeri iterek kapıyı sıkıca kapattılar. Odanın penceresinden Efendimizin cariyesi Gülbeden'in zarif gölgesini seçer gibi oldum. Demek ki cariye de hapsediliyordu. Biraz sonra, malzeme tedarik etmiş olan asesler odanın penceresini tuğla ve harçla örmeye başladılar. Öyle ki, bir süre sonra oda canlı bir mezara döndü, ışık sızacak yeri kalmadı. Yalnız pencerenin altında, ancak bir tabak geçebilecek dar bir boşluk bıraktılar. Aseslerden biri demir anahtarı çekip kilide kurşun döktü. Dünyanın dörtte birinin sultanı olan Padişah Efendimiz artık, kendi Harem Dairesi'nin çinili odasına, cariyesi Gülbeden'le birlikte diri diri gömülmüştü. Küçük bir mutfağı ve gusülhanesi bulunan bölüm, Padişahımızın mezarı olmuştu.
Vezirler ve asesler işlerini bitirip gittikten sonra bile Efendimiz derinden duyulan sesiyle ağlar, bağırır, feryat eder ve "Beni ne hakla kendi sarayımda hapsedersiniz?" diye sorardı ki, koca hükümdarın çocuk gibi yalvarmalarına yürek dayanmazdı. Elimden hiçbir şey gelmeden orada durup ağlamaya başladım. Yaşadıklarıma inanamıyor, uğursuzluk işaretleri taşıyan rüyalardan birini görmüş olmayı umuyordum; ama ne yazık ki kutlu Efendimizin çığlıkları, pencereleri örülmüş oda kadar gerçekti. Efendimiz, dünyanın dört bucağından toplanmış, yüzüne bakmaya kıyılmayacak kadar güzel Rus, Gürcü, Fransız, İngiliz, Çerkez, Arap, Rum üç yüzden fazla kadını, sarayında binlerce kulu, cihanın en seçme atları, seyisleri, bostancıları, kıtaları varken, gülkurusu kaftanı ve cariyesiyle birlikte sarayın yüzlerce odasından birine, çinili odaya hapsedilmişti. Birden üşüdüm, titreme tuttu. Saraya bir kuşun kanat çırpışının bile duyulacağı bir ölüm sessizliği çökmüştü. Bu sessizlikte sadece Efendimizin gittikçe zayıflayan hıçkırıkları ve inlemeleri duyuluyordu. Ortalıkta kimse kalmamış, herkes köşesine saklanmıştı. Hasbahçe'deki tavus kuşları bile durumun korkunçluğunu anlamış gibi birer kuytu köşeye sinmiş, kıpırdamadan duruyorlardı. Sessizce, bir gölge gibi süzülerek odama gittim. Orada yatağa yüzükoyun kapanıp Efendimin kaderine ve bu ihanet dolu dünyanın vefasızlığına ağladım. Ağlamayacak kadar gururlu ve başı dik olan ben, Osmanlı sarayının ünlü ve kalplere dehşet saçan Darüssaade Ağası Habeş Süleyman, çocukluğumdan beri ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladım. Çaresiz, umarsız kalmıştım. Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Artık Efendimin kaderi tamamen değişmiş miydi?
Ey benim Efendim
Ey benim Efendim, sen şimdi neredesin? Samur kürklerin ısıttığı kutlu bedenin, hangi soğuk duvara yaslanmış? Taş odalarda, nemli kuytularda ne arıyorsun ey Cihanın Padişahı? Kazılmamış mezarlara kimler gömdü seni ecelsiz? Kaderine hükmettiğin kullarının vefasızlığı soylu yüreğini kanatmadı mı? Gülkurusu kaftanından çekip götüren hoyrat eller, mübarek vücudunu incitmedi mi? Baldırı çıplak bir çocukken bulup adam ettiğin, sonra da vezirlik verdiğin adam mı yaptı bu ihaneti sana? Hani Dalmaçya'da ayakları donmuş halde gezerken kendisine bir çift pabuç veren kadına, vezir olduktan sonra o eski pabuçları altınla doldurup gönderen merhametli vezir değil miydi o? Dünyalar güzeli, yüzüne bakmaya kıyılmaz mahbubun değil miydi? Neredesin ey Padişahım benim, Efendim, varlık sebebim, biricik kurtarıcım? Sellerin götürdüğü köprülerin yanına kurdurduğun ıslak otağında, fırtınalar ortasında savaşlar idare etmedin mi? Samur kürkünü giyip yüzüne allık sürerek, huzurunda el pençe divan duran cihan devletlerinin elçilerini seyreden senin gözlerin değil miydi? Erkek akrabalarını bile cellada vermeyip gönül gözlerini açmakla yetinen sana bu kader reva mıydı? Sarayın sayısız odalarında bir uçtan bir uca üfleyen rüzgâr kanımı donduruyordu. Bu ıslak, soğuk taş odaları ısıtmaya çalışan mangallardaki kömürler bile ölgündü. İstanbul kendini lodosa bırakmış, denizin serpintileri altında kalmıştı. Sarhoş balıklar vuruyordu kıyıya ve deniz bin bir gemi artığını taşıyor, lodosçular ellerinde çuvallarla yarı bellerine kadar denize girmiş, dalgaların getireceği ganimeti bekliyorlardı. Uğursuzluk alametlerinin görüldüğü bu acayip ağustos ayında bir yandan yakıcı samyelleri eserekortalığı kavuruyor, öte yandan buz gibi kuzey yelleri insanın ciğerini söküyordu. Halkın bir bölümü sıcak samyelini duyuyor, öteki bölümüyse zemheri soğuğunda inliyordu. İstanbullular sızı içindeydi. Rutubet, kemiklerine sızı salmıştı. Ölmek istiyordum. Cihan padişahı Efendimin hazin sonunu, diri diri gömülüşünü gördükten sonra yaşamanın bir anlamı kalmamıştı artık. Dünyamın ışığı, hayat pınarımdı o. Başımın üstünden güneşi çekip almışlardı sanki, soluduğum havayı çekmişlerdi. Ölmek istiyordum. Onun hizmetinde geçirdiğim yıllar bana yeterdi. Efendimizin varlığıyla şereflenmiştim. Bu âciz zenci köle, bu eksik mahluk, Padişah'ın lütfuyla, onun keremiyle bir insan olmuştu. Hem de sıradan bir kul değil, imparatorluğun en yüksek mevkilerinde parlayan siyah bir yıldıza dönüşmüştü. Elbette ki bunda, benim Afrikalı yeteneklerimin de payı vardı. Efendimin mülkünde, bana öğretilen her şeyi, Latin, Arap, Fars, Yunan, İtalyan dillerini, fıkıh ve kelam bahislerini, Sadi-i Şirazi'den Hafız'a, Hayyam'dan Celaleddin-i Rumi'ye, İmam Gazali'den İbn-i Haldun'a, Eflatun'dan körlerin değneği Omiro'ya kadar bütün ustaları, bu dünyanın yarattığı bütün bilgileri kıvır kıvır saçlı kafamın içine doldurmuştum. Kuran-ı Azimüşşan'ı hatmetmiş, Peygamber Efendimizin kutlu hadislerini ezberlemiştim.
Sesim o kadar güzeldi ki, Ezan-ı Muhammedi okuduğum zaman bütün müminler Bilal-i Habeşi Efendimizin mezarından kalkıp o güzel sadasıyla namaza çağırdığını sanarak gözyaşı dökerlerdi. Ne de olsa, Peygamber Efendimizi bile o kadar etkilemiş olan Bilal-i Habeşi Hazretleri atam sayılırdı. Aynı muhteşem toprağın insanlarıydık. Benim Efendim bir engereğin gözünü kamaştıracak kadar parlak mücevherlerle süslü sorgucunu taktığı zaman, doğan güneş utanır ve ona gıpta ederdi. Ölmek istiyordum. Bir yandan da ölemeyeceğim için kaderime lanet okuyordum. Her zaman yanımda taşıdığım kavanoz mermerler üstünde paramparça olduğu için ölmeye hakkım yoktu. Bu cihanı kaybettikten sonra, öteki cihanı da kaybetmeye dayanamazdım. Herkes bilirdi ki, bütün organları yerinde olmayan eksik adamlar Cenab-ı Hakk'ın cennetine giremezdi. Orada benim gibi bir hadıma yer yoktu. Bu yüzden bir çocuğun kesilmiş aletini kavanoza koyup boynuma asmıştım. Hep yanımda taşıyor, uyurken bile boynumdan çıkarmıyordum. İnsana ne zaman emr-i hak vaki olacağı belli değildi. Öbür dünyaya gittiğim zaman, Afrika'dan gelirken kaybettiğim şey elimde olacaktı. Gerçi benimki değildi bu. Çığlık çığlığa bağırtılarak hadım edilen kara gözlü, kara derili bir erkek çocuğundu; ama gene de bütün organlar böylece tamamlanmış oluyordu. Tanrı'nın bana vermiş olduğunu da başkaları almıştı nasıl olsa; bu yüzden fark etmezdi. Biz zenci hadımların kaderi, birbirinin organını taşımaktı belki de. Şimdi büyümüş, koca adam olmuş o çocuk da başkasının organını taşıyordu ihtimal. Zaten öyle uzun zamandır boynumda asılıydı ki, benim olmadığını bile unutmuştum artık. Ne yazık ki yoktu şimdi. Kavanozu somaki mermerler üstünde parçalanıp dağılmıştı ve ben o telaşla küçük et parçasını bulamamıştım. Şimdi en acele tarafından, hayaları orak biçimi kesilip çıkarılacak bir çocuk gerekiyordu bana. Onun aletini alıp mücevher kakmalı, kırılmaz bir kutu içinde saklayacaktım. Ancak ondan sonra ölebilirdim. Saraydaki derin sessizlikte, arada bir iç çekmeler, hıçkırıklar, fısıldaşmalar duyar gibi oluyordum. Belki de Harem-i Hümayun ağlıyordu. Biliyordum: Kimse Padişah'ın kapatıldığı odaya yaklaşmaya cesaret edemezdi. Hem Padişah Efendimizden korkarlardı, hem de onu hapseden zalimlerden. Efendim merhametliydi, ama bu herkesin ondan korkmasına engel değildi. Kendisinden önceki padişahlar gibi, tahta çıkar çıkmaz hanedanın erkek üyelerini boğdurtmamıştı o. Merhametli yüreği böyle bir zulmü kaldırmayacak kadar yüceydi. Elini akraba kanına bulamadı.
Bunun yerine, nizam-ı âlem için, onların gönül gözlerini açmakla yetindi. Bir gün saltanatla kan bağı olan herkes bir araya toplandı ve birer birer gözlerine mil çekildi. Kundaktaki bebekler bile kızgın şişlerle kör edildi. Böylece dünya gözleri kapanırken, gönül gözleri açılmış oldu. Efendimin merhameti sonsuzdu. Onun yüce kişiliği dışında kim akrabalarına böyle bir iyilik yapar ve gözlerini kızgın millerle dağlayarak canlarını bağışlayabilirdi ki? Ne var ki, bu acımasız dünyada iyilik cezalandırılıyor! Uzun ömrümün bana öğrettiği gerçeklerden biri de bu. Kötülüğü yenmek, iyiliği yenmekten daha zor. Bu yüzden iyiler savunmasız oluyorlar, her türlü zararı görebiliyorlar. Efendimizin ağabeyi gibi, imparatorluktaki her türlü mahluku korkudan tir tir titreten hükümdarlara hiçbir kötülük erişmiyor. Kimse böyle bir şeyi aklından bile geçiremiyor. Çünkü rahmetli Padişahımız o kadar güçlü ve gözü pekti ki, karşısında soluk alıp vermek bile mümkün değildi. Dünyaya gelmiş insanların en güçlüsü olarak bazen iki ağır pehlivanı kuşaklarından tutup havaya kaldırıveriyor, bazen palasıyla koskoca bir merkebi tek vuruşta ortasından ikiye bölüveriyordu. Bir hükümdarın bu kadar kuvvetli olduğu görülmüş şey değildi ve tabii bu gösterileri seyredenler, onun gücünden kuvvetinden olduğu kadar hışmından da çekiniyor ve akla ziyan getirecek bir korkuya kapılıyorlardı. Hiç saklım gizlim olmadan bu satırları yazarken, benim bile zaman zaman korkuya kapıldığımı itiraf etmem gerekiyor. Kendimi, olgunlukla kabul edilecek bir ölüme hazırlamış olmama rağmen, bazen elimde olmadan titremelere kapılıyor ve akıldışı bir korkunun pençesinde kıvranıp duruyordum. Çünkü Padişahımızın çevresinde gözle görülmez bir dehşet halesi vardı, ister istemez etkileniyordunuz. O günlerde, korkup korkmadığımı soran Mevlevi dervişi ahretliğime, "Korkmuyorum!" demiştim. "Ama çevremdeki herkes korktuğu için benim de korkmam gerektiğini düşünüyorum. Sonunda bu düşünce beni korkutmaya kadar varıyor." Aslında bu cevap zekice hazırlanmıştı, ama hiç de gerçeği yansıtmıyordu. Düpedüz ödüm kopmaktaydı. Çünkü Padişah Efendimizin keyifsiz bir zamanında gözüne ilişmek, seferdeki ordularla ilgili tatsız bir haber aldığı anda yakınında olmak, gereksiz bulduğu bir soruyu sormak ya da onun soru sorulmasını istediği anda suskun kalmak, fazla bilgili ya da hepten cahil görünmek, huzurunda esnemek, gözünü rahatsız eden bir yüze ya da burna sahip olmak, hemen kapının dibinde duran bostancılar tarafından ve daha kelime-i şahadet getirmeye fırsat bile bulamadan boğuluvermek demekti. Güzel güzel konuşup giderken, bir anda neye uğradığını şaşırıp da "Eşhedü" deyip sonunu getiremeyen ve tatlı canını teslim eden çok devlet büyüğü görmüştüm. Sıradan insanoğlunun başına gelebilecek birçok şey, ecele götüren yolda bir işaret olabilirdi. Mesela bir gece önceyi ibadetle (ya da kabahatle) geçirmiş de uykusuz kalmışsanız, Padişah'ın huzurunda aniden bastıran tatlı uykuya karşı direnmeniz ve gözlerinize yerleşen mahmur bakışı silmeniz gerekirdi. Üzerine Mekke'nin Hacerü'l-Esved'i oturtulmuş gibi ağırlaşan gözkapaklarınız sizi dörtnala giden ölüm atına bindirir ve o geceyi suskunlar mahallesinde tamamlardınız. Ya da esnemek gibi önüne geçilemez bir durumu
engellemek için saray ileri gelenlerinin başvurduğu usulleri öğrenmek ve mesela esneme duygusu kabardığı anda dilinizi damağınıza sıkıca bastırmak gibi hünerleri bilmeniz gerekirdi. Soylu Habeş kanını Osmanlı sarayının asaletiyle birleştirmiş olan ben bile böylesine korktuğuma göre, siz varın zavallı ayaktakımını ve sarayın âciz kullarını hesap edin. Ne var ki, şimdi hapsedilen Padişahımız, ağabeyi gibi zalim değil, adeta bir melekti. İmparator olmanın gereklerini yerine getiriyor, duruma göre kiminin boynunu vurdurup kiminin gözlerine mil çektiriyor, kiminin de dilini kopartıp atıyordu; ama bütün bunlar gündelik, sıradan işlemler olarak kalıp insanların yüreğine özel bir dehşet salmıyordu. Zaten bu dünyada adam öldürmeyen hükümdar mı olurdu? Şimdi de bu iyi niyetinin cezasını çekiyor ve zamanında canını bağışlayıp öldürtmediği insanlar tarafından kendi sarayına diri diri gömülmenin dayanılmaz acısını yaşıyordu. Ancak, saray adamları kendiliklerinden böyle bir işe kalkışmaya cesaret edemezlerdi. Bunları mutlaka bir yüreklendiren vardı. Bu kişinin kim olduğunu öğrenmeye ve kutlu Efendimi kurtarmak için yapılabilecek bir şey olup olmadığını araştırmaya karar verdim. Bu karar yüreğimdeki acıyı biraz hafifletti. Ne de olsa güneşi parlak Afrika kıyılarının övüncü, kutlu efendimiz Bilal-i Habeşi'nin mucizevi torunu Habeş Ağa işe el koyuyordu. Daireme geçip Safiye'yi çağırttım. Safiye, on beş yaşında Kafkasya'nın sert rüzgârlarından koparılıp alınmış ve saraya getirilmiş yay gibi bir Çerkez kızıydı. Simsiyah uzun saçları ve dağ başlarındaki gölleri andıran yeşil gözleriyle belki haremin en güzel kızlarından biri değildi; ama yine de gençliği, tazeliği, çabuk çabuk telaşlı konuşmasıyla kendini gösterirdi. Haremdeki birçok kız gibi önceleri çok ağlamış, sonra Padişah Efendimizin yatağını ziyaret edeceği geceyi beklemiş, ama onun hiç dikkatini çekmediği için bu onura erememiş, bunun üzerine mutfağa odun taşıyan iriyarı bir Türk'le işi pişirmişti. Benim bu ilişkiyi duymam üzerine de delirtici korkulara kapılmış ve gelmesi mutlak olan acılı ölümünü beklemeye koyulmuştu. Tam bu sırada Safiye'yi odama çağırtıp bu suçu işleyenlere uygulanacak işkenceleri ve Sarayburnu'ndan bir çuval içinde denize atılmakla sonuçlanacak olan kaderini kendisine ayrıntılarıyla anlatmış, kızın aklını iyice başından almıştım. Bir ara ayaklarıma kapanarak canını bağışlamam için yalvarmaya başlamıştı. İşte o andan sonra hayatındaki tek efendisi ben olmuştum. Emirlerime koşulsuz uyar, sarayda ve haremde ne olup bittiğini haber verir, gözlerini, kulaklarını açarak dolaştığı saray koridorlarının her türlü mahrem bilgisini bana taşırdı. Bir daha görüşmeyeceklerinden ve bir fısıltı çıkmayacağından emin olmak için, o genç irisi ayı gibi Türk'ü boğduruverdim. Osmanlı sarayında bir Türk'ün hesabını kim sorardı ki? Sarayın ileri gelenleri, vezirleri ve üst görevlileri ya Sırp, ya Hırvat, ya Rum, ya Macar, ya Çerkez, ya İtalyan ya da benim gibi Afrikalılardı. Bir Türk'ün imparatorlukta büyük görevlere getirilmesi şaşkınlık uyandıracak bir gelişme olurdu. Osmanlı sarayının gelmiş geçmiş en büyük veziri, on sekiz yaşına
kadar Ortodoks Kilisesi'nde ilahi söylemiş olan Sırp Bayo Sokoloviç'ti. Bir delikanlı iken getirildiği İstanbul'da yükselmesini bilmiş, yıllarca imparatorluğu elinde tutmuş, üç büyük padişaha sadrazamlık yapmıştı. Safiye, o geceden başlamak üzere benim kadınım oldu; sadık bir köle sıfatıyla dünyanın en inanılmaz zevklerini sunmaya başladı. Benim durumumdaki birinin nasıl olup da bu işi becerebildiğini sormayın. Ayrıntılara girmekten ar ederim, ama şunu da eklemeliyim ki, dünyanın bütün tecrübeli hadımlarının bildiği gibi, bu durumun da çok ilginç ve alışılmadık çözümleri vardır ve bir kez hadım sevgili edinmiş olan kadınların, bir daha hiçbir erkeğe dönüp bakmadıkları da gayet iyi bilinmektedir. Böylece, şimdi on yedisini süren Çerkez kızı Safiye'nin, zenci efendisine koşulsuz, ölümüne bağlılığı anlatılmış oluyor. Odaya giren Safiye'ye durumu özetledim ve bu konudaki bütün bilgileri toplamasını istedim. Padişahı kim, nasıl tuzağa düşürmüş ve kendi sarayında tutuklanması gibi inanılmaz bir suç nasıl gerçekleşmişti? Kim yüreklendirmişti bunları? Bilgileri elime geçirince rahat bir nefes alacak ve her zaman olduğu gibi, dünyanın en akıllıca planlarından birini yaparak sessizce uygulayacaktım. Belki de ömrümün en büyük fırsatı geçiyordu elime.
Bir annenin yüreği
Hıçkırıklar içinde sarsılan Harem-i Hümayun'a doğru yürüdüm. Sarayın kalbine girme imtiyazı tanınmış tek erkeğimsi varlık olarak, bu odalar, salonlar, hamamlar bölümü benim egemenlik alanımdı. Çocuk yaştayken getirildiği karanlık koridorları ömür boyu terk etmeyen; günlerini nakış işleyerek, konuşarak, Rusya, Fransa, Ceneviz, Viyana, Venedik gibi küffar diyarında geçmiş çocukluk günlerinin silinmeye yüz tutmuş bulanık anılarıyla geçiren mutsuz kadınlar cennetiydi burası. Bütün emelleri bir gün Padişah Efendimizin gözüne çarpıp dairesine davet edilmek olan, kırılgan yürekleriyle padişah yatağına gireceği günü bekleyen kadınların bazıları, bütün bir ömrü bu beklentiyle geçiriyor ve Ulu Hakan'ı sadece uzaktan görme şansıyla yetinmek zorunda kalıyorlardı. Hatta Efendimizin atalarından biri gibi, kadınlardan nefret eden ve bu karşı konamaz ilahi kararın etkisiyle İstanbul şehrinde kadınların sokağa çıkmasını yasaklayan padişahlar da görülmüştü. Kadın görmeye dayanamayan bu padişahın hüküm sürdüğü otuz yıl boyunca, önceleri yasağa uymayıp sokağa çıkan birkaç kadın idam edilmiş, sonra da idamların dişi yüreklere saldığı dehşetle bir tek kadın bile sokakta görülmemiş, evlerde, kafes arkalarında geçirmişlerdi yaşamlarını. Bu tazeler bol bol yıkanmış, beyaz tenleri kendir lifleriyle pespembe kesilene kadar ovalanmış, Mısırlı ustaların elinden çıkmış udları çalmayı öğrenmiş ve seslerini udun yanık tınısına uydurarak iniltili şarkılar söylemeye başlamışlardı. Padişah Hazretleri, sarayında da kadın görmeye katlanamadığı için, topukları zilli pabuçlar yaptırmıştı. Yürüdüğü zaman ziller sarayın mermer koridorlarının loşluğunda çınlıyor, bu sesi duyan kadın kişi korku içinde kendisini en yakın odaya, o da olmazsa bir sütunun arkasına atıyordu. Böylece cihan padişahı Efendimiz muradına erdi ve uzun ömrünü, kadın görmeden tamamlama mutluluğuna kavuştu. Bir gün münadiler minarelere çıkıp Padişah'ın Hakk'ın rahmetine kavuştuğunu duyurarak yeni padişahı selamlamak için, "Padişahım çok yaşa!" diye bağırdıklarında, İstanbul'un nazenin hanımları ne yapacaklarını şaşırdılar. Öyle uzun bir zamandır sokağa çıkmamışlardı ki, nasıl yürüneceğini, sokakta ne yapılacağını unutmuştu zavallıcıklar. İlk çıkanların, Arnavut taşı döşeli sokaklarda yankılanan ürkek ayak sesleri kadim şehrin yüreğini titretmiş ve bu tıkırtılar kadınsız yaşama konan kışkırtıcı bir nokta olarak algılanmıştı. Yine de bu yasak, tütün ve içki yasağı döneminin hışmı yanında gül şurubu kadar latif ve zararsızkalıyordu. Padişah Efendimizin büyük biraderlerinin saltanatı zamanında İstanbul'da çıkan feci bir yangın, bu kanlı dönemin başlangıcı olmuştu. Mübarek cuma günü bir imarethanede başlayan yangın bütün şehri bir anda sarmıştı ve o andan itibaren, poyrazın da etkisiyle dalga dalga yayılarak, kızıl alevlerin gökyüzüne yükseldiği bir cehennem kapısı açılmıştı. Şehrin beşte birini yakan ve sarayları, imaretleri, konakları, yalıları kül eden yangından sonra, orada burada toplanan ahali, İstanbul halkının Lut kavmi gibi cezalandırılacağını konuşmaya başlamıştı. Bu konuşmalara sinirlenen Padişah Efendimiz, tütünü ve içkiyi yasak ettiğini duyurdu. Yasağa uymayanların cezası idamdı. İstanbul'daki bütün meyhaneler bir gün içinde kapatıldı, yıkıldı, bekâr odalarına çevrildi. Efendimiz bundan sonra da halkın bir araya gelmesini, toplanmasını, yatsı namazından sonra fenersiz sokağa çıkmasını yasakladı. Geceleri bostancıbaşı ve cellatlar şehri dolaşır, fenersiz gördükleri adamı hemen öldürüp ibret-i âlem için kestikleri başını kolunun altına koyar ve duvara dikerlerdi ki, ertesi sabah namaza kalkan halk, Padişah'ın şiddetini görsün de ders alsın. Kelleyi koltuğa almış bu cesetler, çürüyene kadar dururdu orada. Yatsıdan sonra fenerlerini yakmış dolaşanlar dahi cellatların zulmünden kurtulamaz ve "Irz ehli namuslu Müslüman'ın bu saatte sokaklarda işi ne?" diyerek onlar da katledilirdi. Teravih namazından dönenler bile kellesini bu kaderden kurtaramazdı. Tütün içen birini bulup da öldürmek öyle zevkli bir oyun haline geldi ki, bostancılar gizlice evlerin damlarına çıkar, bacaları koklarlar, içerde tütün ya da içki içilip içilmediğini anlamaya çalışırlardı. Koku geldiğinden kuşkulandıkları evleri basar, evin erkeğini kapının önünde hemen idam ederlerdi. Evde bekârlar kalıyorsa topunun kellesini koltuklarının altına verirlerdi. Koltuk altına konan kesik kafaların ağzına birer tütün çubuğu sokuluyor, öyle teşhir ediliyorlardı. Öyle bir devirdi ki, İstanbullu, korkudan beti benzi solmuş halde kendini evine attı mı rahat bir nefes alır, mecbur kalmadıkça bir daha da sokağa çıkmamaya çalışırdı.
Bir padişahın elbette kullarını öldürmeye hakkı vardı; onların canının, malının, ırzının, inançlarının, düşüncelerinin, rüyalarının sahibiydi ve hikmetinden sual olunmaz, her şeyi bizden iyi takdir ederdi. Kendileri genç yaşta aniden vefat edince şimdiki Padişahımıza taht yolu görünmüştü. Padişahın mübarek naaşı, toprağa verilmek üzere İstanbul sokaklarından geçirilirken, en sevdiği üç kır atının ters eyerlenerek tabutunun önünde yürüdüğünü gören halk her şeye rağmen gözyaşlarını tutamamıştı. Harem-i Hümayun'da korkuya kapılan cariyelerin ağlamaları sürüyordu. Padişah'ın kaderinden çok, içine düştükleri dehşet duygusundan ağladıklarını biliyordum. Yürekleri dağlanıyordu. Ne olacaktı şimdi? Allah'ın yeryüzündeki gölgesi nasıl adi bir cariye gibi hapsedilirdi? Bunu bir türlü akılları almıyordu. Cariyeler, Padişah Efendimizin gözüne çarpar da onun yatağında geçirdikleri üç beş saat sonunda bir erkek çocukla meyvelenirlerse talihleri değişiyordu, ama şehzadelerden olan erkek çocuklar, bazen de bu kızların sonu oluveriyordu. Çünkü yeni padişah tahta çıkıp öbür şehzadeleri boğdurduğu zaman, onların cariyeleriyle birlikte çocukları da öldürülüyordu. Bir gün bakıveriyordunuz ki, beş tane küçücük tabut çıkmış saraydan. Anneleri olan cariyelerin kaçınılmaz kaderi ise birer çuvala konup Sarayburnu akıntılarına bırakılıvermekti. Bu kadersizler, dipteki soğuk akıntılara kapılırken neler düşünürlerdi acaba? Bunu çok merak ederdim. Belki de son kez çocukluk günlerine dönerek bir kilisenin günlük kokulu loşluğuna kapılır ya da Kafkas dağlarının sert rüzgârlarını duyarlardı yüzlerinde. Efendimizin annelerinin ikamet ettiği dairenin önüne geldim ve bir süre bekledikten sonra Ana Sultan'ın, Büyük Valide'nin huzuruna girdim. İnsanın içine işleyen soğuktan korunmak için samur kürklere bürünmüştü. Mübarek yüzünden, ne düşündüğünü anlamak mümkün olmuyordu. Kimilerinin üşüyüp kimilerinin yandığı bu garip ağustos ayında, Valide Sultan üşüyenlerdendi demek ki. İmparatorluğun en güçlü kadınının önünde saygıyla eğildim. İnsanın yüreğini oyan delici bakışlarını yüzüme dikmişti. Küçük gözlerini kırpmadan bana bakıyordu ve ben bu bakışlar karşısında tuhaf oluyor, her zaman üzerine titrediğim iç dinginliğimi ve yüzümdeki mağrur ifadeyi koruyamıyordum. Büyük Valide beni perişan ediyordu ve bu konuda yalnız değildim. Onun herkes üzerinde inanılmaz bir etkisi vardı. Katlanamadığı tek şey, büyük gücünü ve iktidarını bir başka kadınla paylaşmak zorunda kalmasıydı. Hayatı boyunca buna karşı mücadele etmiş, bu nedenle büyük oğlunu kadınlardan özenle korumuş, onun bir gözde edinerek etkisi altında kalması ve anasına karşı çıkması tehlikesini böylece önlemişti. Kocasının, oğullarının ve dolayısıyla imparatorluğun hayatında kendisinden başka güçlü kadın bulunması onu çıldırtabilirdi. Nedimeleri, Sultan'ın anasına mangala sürülmüş cezvelerle kahve yapıyorlardı. Halkın yeni tanıdığı kahve İstanbul'da yasaktı, ama Ana Sultan için böyle bir yasak olamazdı.
Bir gün kahve taşıdığı söylenen bir gemi limandan içeri giriverince herkes ne yapacağını şaşırmış, dükkânlara gelen bu kahverengi acı şeyi korka korka tatmış, ama bir süre sonra da bu sıvının çekiciliğine karşı koyamayarak kahve tiryakisi kesilmişti. İş o kadar ileri gitmişti ki, İstanbul'un sağında solunda sadece kahve içilen yerler açılmaya başlanmıştı. Herkesin azılı bir kahve tiryakisi kesildiğini gören Padişah da bu maddenin keyif verici ve yasaklanması gereken içkiler arasına sokulup sokulmamasında kararsız kalmış ve konuyu Şeyhülislam Efendi'ye havale edip kurtulmuştu. Şeyhülislam Efendi'nin kahveyi sevdiği söyleniyordu, ama bakalım bu yeni madde İslam dinine uygun muydu, değil miydi? Şeyhülislam uzun süre düşündü. Gün yüzü görmemiş ciltler açtı. Peygamber'in hadislerini, Sahih-i Buhari'yi karıştırdı, istihare namazları kıldı. Bu arada bütün İstanbul nefesini tutmuş bekliyordu. Derken Şeyhülislam kararını açıkladı: "Mahvoluncaya kadar kavrulup kömür haline getirilen bu acı nesnenin içilmesi dinen caiz değil"di. Karar duyulur duyulmaz limandaki kahve taşıyan gemilerin yükleri denize döküldü, kahvehaneler kapatıldı ve tiryakiler büyük bir üzüntüye kapılarak, yeni tanıdıkları, ama kolay kolay bırakamayacakları bu nesnenin gizlice içilmesi için bin bir dolap çevirerek dâhiyane buluşlara imza attılar. Büyük Valide, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra pencereden dışarı baktı ve beni yeterince beklettiğine karar vermiş olacak ki, insanın yüreğini delip geçen bakışlarının, el pençe divan bekleyen âciz kulunun üzerinde oyalanmasına izin verme tenezzülünde bulundu. Yutkundum. "Devletlûm" diyebildim. "Padişah Hazretleri'ne reva görülen feci muamele kor olup yüreğimizi dağlamıştır." Büyük Valide, küçük gözlerini hiç kırpmadan uzun süre baktı, kahvesinden bir yudum daha aldı ve sarayda geçirdiği onca yılın silemediği Venedik aksanıyla, "Baka Ağa" dedi, "Âl-i Osman saltanatı, nizam-ı âlem için, şeriatın kestiği başlar üstünde yükselmiştir. Allah, Padişah oğlumuzun hakkında da ne hayırlıysa onu versin. Mevlam neylerse güzel eyler!" Şaşırdım. Yüce Valide, Padişah oğlunun akıbetine aldırmaz görünüyordu. Sonra birdenbire baltayı taşa vurmuş olduğum kafama dank etti. Belli ki Padişah'ın annesi de bu darbenin içindeydi. Yoksa Ana Sultan oğlunun üstüne kartal gibi kanat gerse, kim böyle bir şey yapmaya ve cihan padişahını hapsetmeye cesaret edebilirdi?
Önünde saygıyla eğildim. "Belî Sultanım" dedim. "Mevlam neylerse güzel eyler!" Size anlatmayı unuttuğum en önemli huylarımdan biri de esen rüzgârları hemen hissetmek ve gereğini yaparak ani tavır değişiklikleri içine girebilmektir. Uzun uzadıya yaşamamı ve abanoz siyahı kellemi omuzlarımın üzerinde taşıyabilmemi sağlamış bir özelliktir bu. Büyük Valide, "Ortalıkta telaşa meydan vermeyesin Ağa" dedi. "Dışarıda yeniçeri, sipahi, kul taifesi kıyametler koparıp ayak divanı istiyor. Sadrazam izini kaybettirip bir yerlere saklanmış. Nerede olduğu belli değil. Yeniçeri, Sadrazam'ı bulduğu an paralayacak. Küffar donanması kırk iki parça ile Boğaz'ı kapatmış. Devlet-i Aliyye-i Osmani, Allah muhafaza eylesin, büyük badirelerden geçiyor. Arslanımın canı, ırzı ve malı emniyettedir. Hiç yüreğine kuşku düşürme. Saray ahalisi de sakin olsun. Padişah oğlumuzun yemeklerinin verilmesine sen nezaret eyle. Arslanım güçten takatten düşmesin. Haydi, benim yüzümü kara çıkarma Ağa. Göreyim seni." "Emriniz başım üstüne Sultanım. Takdir Allah'tan, gayret bizden" dedikten sonra geri geri yürüyerek odadan çıktım. Başım dönüyordu. Büyük kartala günde üç öğün yemek vermeye memur edilmiştim. Örülmüş olan pencerenin altındaki küçük aralıktan yemek sinisini uzatmak ve içerideki Efendime haber vermek, ölümden de acı geliyordu bana. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Belli ki Padişah Efendimizin yıldızı tamamen tersine dönmüştü. Mübarek anaları bile, onun hapsedilmesini doğru buluyordu. Sarayın dışından haykırışlar duyulmaktaydı. İstanbul öyle bir uğulduyordu ki, bilmeyen yeni bir deprem oluyor, yer gök birbirine geçiyor zannedebilirdi. Padişah hapsedilmişti ve Sadrazam kaçıyordu. "Allah sonumuzu hayreylesin!" diye mırıldandım. Odama çekilip bir süre Kuran-ı Kerim okudum. Hicr Suresi'nin kırk yedinci ayetini okurken gözlerimden sıcak yaşlar boşanmaya başladı: "Biz onların kalbindeki kini çıkardık. Artık onlar tahtlar üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir." Sureyi tam bitiriyordum ki Safiye geldi. Bir süre sessiz kalıp okuduğumu bitirmemi bekledi ve sonra saygıyla, "Efendimiz" dedi, "insan kulaklarına inanamıyor, ama Padişahımızın düşmanı, kendi öz anaları!" "Biliyorum!" dedim. "Başından beri de biliyordum, ama seni sınamak, yeteneklerini ölçmek için yaptım bunu. Aferin! Şimdi geceyi burada, benim dairemde geçirmeyi hak ettin!"
Safiye'nin yüzü kıvanç ve mutlulukla aydınlandı. Hem takdir edilmiş, hem de altmış yedi yaşındaki Afrikalı bedenin heykelsi sağlamlığına yaklaşma hakkını elde etmişti.
Avluda bir taht
O gün İstanbul'un üzerine hışım gibi bir yağmur çöktü. Öyle ki, şehri sular seller götürüyor, sicim gibi inen rahmet herkesi bir saçak altına koşmaya zorluyor, pencerelerden görülen deniz bile koyu sis altında yitip gidiyor, bir tufan gürültüsü yayılıyor ve camilerin, kiliselerin, sinagogların çatıları tıkırdayıp duruyordu. İstanbul'un namlı yağmurlarından biriydi bu. Böyle günlerde birçok evi su basar, fakir fukaranın beli bükülürdü. Derken öğleye doğru yağmur birdenbire dindi ve mübarek güneş, rengârenk bir alaimisemayla birlikte yüzünü gösterdi. O anda Sultanımın, Efendimin yanına gitmek için şiddetli bir arzuya kapıldım. Ayaklarım beni isteğim dışında sürüklüyor ve dünyanın dörtte birinin sultanının, adi bir mücrim gibi, boynuna lale, ayağına zincir vurulmuş bir kürek mahkûmu gibi yattığı çilehanesine doğru götürüyordu. Efendim Ceneviz Elçisi'ni kabul ettiği gün ben de huzura alınmıştım. Vezirlerin, divan mensuplarının hepsi önünde el kavuşturmuş, gözlerini yere dikmiş bekliyorlar, onun mübarek yüzüne bakmaya cesaret edemiyorlardı. Hatta Ceneviz Sefiri Sultanımın yüzüne bakma cüretini gösterince mabeyinciler hemen başına çökmüş, adamın kırmızı kadife şapkalı başını eğmesi için bastırmışlardı. Ancak ondan sonra benim Efendim elinin küçük bir işaretiyle elçiye konuşma izni vermişti. Kapının önünde bekleyen içoğlanlarından birini mutfak kısmına, yemek getirmeye yolladım. Gerçi Büyük Valide, "Yemek verilmesine nezaret et!" diye emretmişlerdi ama, herhalde yemeği bizzat vermem de büyük bir suç teşkil etmezdi. Oğlanın getirdiği siniyi alıp o uğursuz çinili odaya gittim. Bir zaman duvara yaslanıp durdum; kulağımı deliğe yaklaştırdım. Efendimizin mübarek sesini duymamla birlikte yüreğim ökseye tutulmuş bir kuş misali çırpınmaya başladı. Padişah Hazretleri o hoş avazıyla Kuran-ı Kerim okuyordu. Yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesinin okuduğu Kuran'ı huşu içinde, elim ayağım boşanarak dinledim. Surenin sonuna geldiği zaman bütün cesaretimi toplayarak deliğe doğru fısıldadım:"Devletlû efendim." İçeride bir sessizlik oldu. Hışırtılar duydum. Sonra deliğin önüne geldiğini hissettiğim Efendimiz, kim olduğumu sordu. "Benim, âciz kulunuz, Sultanım" dedim. "Zat-ı şahanelerine yemek getirdim." Tepsiyi delikten içeri sürdüm. Padişahımız kendisine bunca yıl hizmet eden sadık kölesini, Harem-i Hümayun'unu teslim ettiği ağasını tanımıştı. "Bu ne iştir Ağa?" diye sual etti. "Şu sarayda nân ü ekmeğim yemiş kimseler yok mudur ki, bana bu zulmü reva görürler?" Ne diyeceğimi bilemedim. Keşke o depremde devrilen saray duvarının altında kalsaydım da bu acı günleri görmeseydim. Padişah Efendimiz üzüntümden hıçkırmakta olduğumu fark etti ve atalarından gelen bir Osmanlı hanedanı gururuyla, "Şimdi git!" dedi. "Allah taksiratını affetsin." Yüreğim kuş gibi çırpınıp göğüs kafesimden uçmak isterken, altınlı yoldan yürüyüp üçüncü kapı olan Babüssaade'ye doğru yürüdüm. Bu kapı, sarayın kalbi demekti ve buradan içeri imparatorluk ailesinden ve benim gibi yakınlarından başka kimse giremezdi; adı da bu yüzden "mutluluk kapısı"ydı zaten. Şimdi o kapının önünden gürültüler, insan sesleri geliyordu. Besbelli bir kalabalık toplanmıştı. Hayır mıdır, şer midir diye merak ettim. Çünkü son zamanlarda olup biten felaketlerden sonra insanoğluna güvenim kalmamıştı; her an bir kötülük olacakmış, başımıza bir haller gelecekmiş duygusu içindeydim. Mutluluk kapısı önüne uğrular mı birikmişti? İsyancılar saray kapısına mı dayanmıştı yoksa? Koca Osmanlı'nın kadim geleneğini bozacak ve Babüssaade'den içeri girerek, İstanbul fatihi koca Sultan Mehmed'in yaptırdığı sarayın âdetlerini ayaklar altına mı alacaklardı? Böyle bir şey olursa ben de silahlanacak; kanımın son damlasına kadar, bana emanet edilmiş olan haremin namusunu ve şerefini koruyacak ve bu uğurda ölecektim. "Bunlar da kim ola acep?" diye merakla yürüyüp vardım ki, bir de ne göreyim: Mutluluk kapısının önünde, yalınkılıç yeniçeriler durmuyorlar mı? Şeyhülislam Efendi'nin ve öbür ulemanın emriyle olsa gerek, Osmanlı tahtı da çıkarılıp avluya konmuştu. Güpegündüz avluda bu tahtı görmemle içim bir tuhaf oldu. Bu ikindi vakti, sarayda hiçbir kitabın yazmadığı işler oluyordu. Derken Büyük Valide'nin, Kuşhane Kapısı'ndan çıktığını ve elinden tuttuğu minik torununu tahta doğru getirdiğini gördüm. Başında mücevveze biçiminde tülbentli kırmızı serpuş taşıyan yedi yaşındaki masum oğlancık, kaşı gözü yerinde, güzel bir çocuktu ve Padişah Efendimiz oğlunu çok sever, ona en güzel tayları hediye eder, kucağına alıp sevdiğinde onu yüreğine sokmak isterdi. Gerçi bir seferinde hanımlardan birine hiddetlenip kucağındaki çocuğu fırlattığı gibi atmış, çocuk da başını havuza vurmuştu, ama Allahtan hafif atlatarak mutlak bir ölümden kurtulmuştu; ancak böyle anlar
enderdi. Çocuk belli ki korkmuştu. Çevresindeki kılıçlı, dev gibi, bıyıklı adamlara bakıyor, neler olduğunu anlayamıyordu. Ama korkan sadece o sabi veliaht değildi. Yeniçerilerden Şeyhülislam Efendi'ye kadar herkesin benzi sapsarı kesilmişti. Büyük Valide, yedi yaşındaki çelimsiz şehzadeyi tahtın önüne kadar getirdi. Kimse ne yapacağını bilmiyor, ağlamak ister gibi altdudağını büzen çocuğa bakıyordu. Bu sırada ulemadan bir efendi öne çıktı, çocuğu koltuk altlarından tutup bir tüy gibi havaya kaldırıverdi. Ellerinin arasındaki çocuğun ürkmüş yüzüne bakarak, "Bismillah Padişahım!" dedi ve çocuğu Osmanlı tahtına oturtarak eteğini öptü. O anda Şeyhülislam Efendi, Kubbealtı vezirleri, kazasker, yeniçeriler ve ben dahil hepimiz eğilip "Bismillah Padişahım!" diyerek, yedi yaşındaki sultana biat ettik ve eteğini hürmetle öptük. Çünkü yedi yaşındaki sabi, tahta oturduğu anda İstanbul'un, Bağdat, Basra, Yemen'in, Macaristan, Kırım, Budin, Kanije, Ukrayna, Afrika'da Mısır, Sudan, Cezayir'e kadar uzanan toprakların ve halkların ve daha nice diyarın imparatoru olmuştu. Ne var ki çocuk, bu durumu kavrayamamıştı. Büzülen altdudağı, ağlamak üzere olduğunu gösteriyordu. Şeyhülislam, "Padişah Efendimiz kalabalıktan korkuyor!" diyerek biat törenini yarıda kesti. Büyük Valide torununu bağrına basarak götürdü. Yavaşça mermer direklerin arkasına, Harem-i Hümayun'a doğru süzüldüm. O gün akşamı nasıl ettiğimi bilemiyorum. Ateşler içinde yanmaya başlamıştım. Ağustos ayının sıcağı yerine buzdan nefesler üfleyen rüzgârlar içimi donduruyor, ama alev alev yanan alnımı serinletemiyordu. Demek ki Efendimin işi bitmişti. Tahtı ve imparatorluğu, kendi belinden inen yedi yaşındaki oğulcuğuna geçmişti. İnanamıyordum, âciz aklım bu büyük değişikliği almıyordu. Sanki sûr borusu çalınmış ve İsrafil'in çağrısıyla uyanan cümle mahlukat yerinden doğrulmuştu. Meğer bu bir şey değilmiş. O akşam sûr borusunun vurulmasıyla başlayan kıyameti, saray duvarları dışında, Asitane'nin sokaklarında, yaşlı minarelerin koyu gölgelerinde görmek de varmış kaderde. Ömür boyu baş koyduğum yastığı sırılsıklam eden gözyaşlarım bir parça dinerek doğrulduğumda saraya akşam kasveti çökmüş, her köşede yakılan çerağlar sarayın hüzünlü karanlığını artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Bir müezzinin hıçkıran sesi akşam ezanını okuyordu. Efendimin akşam yemeğini kendim götüremeyecektim. Soracağı yürek dağlayan sorulara cevap veremez, tahtına gül yanaklı oğulcuğunun oturduğunu ve artık kendisinin cihan padişahı olmadığını anlatamazdım. Benim yüce Efendim, oğulcuğu doğduğu gün ne kadar sevinmiş ve bebeği kucağına aldıktan sonra Osmanlı tahtının vârisini herkese göstererek, ne büyük eğlenceler yapılmasını
emretmişti. Şehir meydanlarında cambazların, hokkabazların hünerlerini seyreden halk, kırk gün kırk gece, kuzu etli pilavları, helvaları doyasıya yiyip içtikten başka, yemek kaplarını da alıp götürmüşlerdi. Şehzade'nin doğuşu şerefine altın ve gümüşlerden yapılan nahıllar öylesine büyük olmuştu ki, şehrin birçok sokağından geçememişti de, evlerin cumbalarını yıkarak yolu genişletmek zorunda kalmışlardı. Harem-i Hümayun bile şenlenmiş ve kadınların, başlarına bezler örtülmüş bir musikişinas grubunu dinlemesine izin verilmişti. Adamlar kalın bezlerin altında udlarını, kanunlarını çalıyor, arada bir nefessizlikten boğulacak gibi olduklarında başlarını yukarı doğru kaldırma gafletinde bulunuyorlardı. O zaman biz de elimizdeki uzun sopalarla kalkan başlara vuruyor, bezi açmalarına izin vermiyorduk. Çünkü Padişah Efendimizin haremini hiçbir erkek gözü göremezdi. Bizlerse erkek değildik ya da en azından öyle sanıyorlardı. Bir erkeğin organlarını orak biçimi kesip çıkarmakla bütün duygularını öldüremeyeceklerini nereden bilebilirlerdi ki? Bütün gün, dünyanın dört bir köşesinden seçilerek getirilmiş nadide güzelleri ve onların gümüş endamlarının çıplaklığını seyredip de heyecanlanmamak mümkün müydü? Taş olsa cana gelirdi. Hele Fransa'nın Nissa şehrinden getirilen ve Gülbeden adı verilen on dört yaşında bir dilber vardı ki, Padişah'ı yalvarttığı gibi benim de aklımı başımdan almaktaydı. Onun soylu atlar gibi gergin duran bedenini, ahu gözlerini ve dünyaya metelik vermeyen, halifemize bile aldırmayan bakışlarını gördükçe kendimden geçerdim. Ak göğsünde birer gül tomurcuğu gibi patlamış memelerinin pembe ve diri çıplaklığı karşısında mest olurdum. Sabah rüzgârının ürperttiği gümüş bedeninde dikiliveren ayva tüyleri yüreğime batardı. Hamamda kaynar sularla yıkanıp kıpkırmızı kesilene kadar keselerle, liflerle ovulup güzel kokular sürülerek Padişah'a hazırlandığı gün, herkes onun bugüne kadar saraya gelmiş en güzel kız olduğuna yemin etmişti ve göbek taşında onun muhteşem çıplaklığını gören harem halkının tümü ona âşık olmuştu bile. Hasbahçe'ye doğru süzülerek ve saçına takılı tülleri uçuşturarak koşması yanında, Efendimizin en sevdiği atı olan, Acem Şahı'nın hediyesi Dağlar Delisi'nin rahvana kalkması ahenksiz kalırdı. Ya kokusu, ya herkesin aklına ziyan getiren tarçın, gül, akasya ve süt bebeği karışımı kokusu... Bu koku en dini bütün Müslüman'ı bile boğazına kadar günaha öylesine sokardı ki, kırk hatim indirse, yetmiş yedi yetim giydirse, Veysel Karani gibi kırk yıl çölde gezse bu günahın bağışlanması olanaksızdı. Yalnız, Gülbeden bir tuhaftı. Haremdeki öbür genç kadınlar gibi şarkıyla, türküyle, oyunla, nakışla işi yoktu onun. Devamlı başı ağrırdı. Başının ağrısını geçirmek için mermerşahi bezinden küçük gömlekler dikerdi ve bunların ne olduğunu soranlara da fare gömleği olduğunu söylerdi. Bu minik gömlekleri sarayın kuytu köşelerindeki deliklerin önüne bırakır, geceleri farelerin gelip gömlekleri almasını ve kış günlerinde giyerek ısınmalarını isterdi.
Baş ağrısı sadece fare gömleği diktiği zamanlarda geçiyordu. Yüzüne bir huzur ifadesi yayıldığı ender anlar da, dikişin üzerine eğilmiş olduğu zamanlardı. Bunun dışında ahu gözleri, alıcı kuş gibi bakardı. Geceleri onun kuytu deliklere bıraktığı fare gömleklerini toplar, yatağımın altına saklardım. Ertesi gün gömleği bıraktığı yerde bulup da üzülmesine, farelerin onun gömleğini istemediği düşüncesine kapılmasına gönlüm razı olmazdı. O zaman tekrar gömlek dikmesine gerek kalmayacak ve bu yüzden baş ağrısından kurtulamayacaktı. Oysa ben onun yüzünde güller açmasını istiyordum. Bu da ancak fare gömleği dikerken oluyordu. Böylece Gülbeden, İstanbul farelerinin teker teker saraya gelip geceleri gömlek kuyruğuna girdiğine inandı ve büyük bir hevesle önce yatağımın altına, daha sonra da odunluğa sakladığım yüzlerce fare gömleğini dikmeye koyuldu. İşte Allah'ın özene bezene yarattığı bu mucizeyi de, Efendimizle birlikte zindana kapatmışlardı. Nissalı Gülbeden de üstüne demirler vurulmuş, kilidine kurşunlar dökülmüş, penceresine duvarlar örülmüş çinili odanın soğuk karanlığına gömülmüştü. Allah'ın hikmetinden sual olunmaz, ama bazen pek zalim davranıyor.
Ağaca saklanan rüzgâr
Akşam karanlığında Orta Cami'ye doğru giderken, aklımdan pek korkunç şeyler geçiyordu. İstanbul'un gölgeli sokaklarında fenerler kaynaşmakta, insanlar oradan oraya gidip gelmekteydi. Sarhoş yeniçeriler sipahilere laf çarptırıyor, sonra bir sipahi grubu bunları püskürtüyor ve her kafadan bir ses çıkıyordu. O ağustos gecesinde bir yandan kavurucu sıcak vuruyor, bir yandan da kar serpintili ve deniz suyundan zerrecikler taşıyan soğuk rüzgârlar esiyordu. Allah'ın bir hikmetiydi bu! Halk iki bölük olmuştu. Kimileri soğuktan donuyordu. Evlerde bile karıkocaların kimi yanıp kimi donmaktaydı. Kadın tir tir titreyerek ocağa odun sürerken, adam cıscıbıldak karlı sular dökünüyordu. Kimin neden üşüdüğü, kimin neden yandığı belli değildi. Halk, yananlarla donanlar diye iki bölük olmuştu. Bu yüzden İstanbul sokaklarında kürklere bürünmüş, başını gözünü sarmış insanlardan bağrı açık leventlere kadar her çeşit insana rastlanıyordu. Bu kargaşada adamın kim vurduya gitmesi işten bile değildi. Tepeden tırnağa silahlı yeniçerilerin, sipahilerin, tatarların, kayıkçıların, berduş takımının ve ipten kazıktan kurtulmuşların gözünü kan bürümüştü. Tebdil gezdiğim için saraydan çıkmış biri olduğumu anlayamazlardı. Herhangi bir Habeş gibi dolaşıyordum, ama ne olur ne olmazdı. Dikkati elden bırakmamak gerekiyordu. Orta Cami'ye yaklaştıkça kalabalık arttı, saflar sıklaştı, tarihi boyunca dereler gibi kan akıtmış olan Konstantiniyye yine kan kokuyordu. Üç sipahi neferinin katledilmesi üzerine yeniçerilerle sipahiler birbirine diş bilemeye başlamıştı ve kılıçların çekilmesi an meselesiydi. Cami avlusunda, şerefelerinde çerağlar yanan minarelerin altında toplanmış mahşeri kalabalık hep bir ağızdan bağırıyor, uğultuları gökyüzünü tutuyordu. Biraz dikkat edince Sadrazam'ın kellesinin istendiğini anladım. Kan tutmuş kalabalık, Padişah'ın büyük vezirini idam ettirmek için azgın bir nöbete kapılmış, boyun damarları şişmiş vaziyette haykırıp duruyordu. Samur kürk giymeye meraklı ve her selam veren, işi düşen kişiden aldığı rüşvetlerle muazzam bir servetin sahibi olan şişman vezirin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Yoksa anında paralanacaktı. Aslına bakarsanız Padişah'ın, Sadrazam'ıyla bir sorunu yoktu. Şişman vezirinden hoşnuttu. Onun aldığı korkunç rüşvetler, her memuriyeti altınla satıyor oluşu, karısını beğendiği adamları boğdurup kadını haremine götürmesi gibi bin bir yolsuzluk şikâyeti Padişah'a ya ulaşmıyor ya da Padişah bunları duysa bile aldırmıyordu. Ne var ki, halkın ve askerin sabrı taşmıştı artık ve Sadrazam'ın kellesini almadan durulacak gibi görünmüyordu.Canını kurtarmak için kaçan Sadrazam'ın yerine hemen yenisi atanmıştı. Padişahlar, sadrazam canı için uğraşmazlar. Hem zaten bizim Padişah istese bile bu işi yapacak durumda değildi; o kendi
canının derdine düşmüştü. Sadrazamların kaderi böyleydi zaten. İmparatorluğun ikinci adamı olma zevkine erdikten sonra, ya padişahın gazabına uğrayarak ya da askerin isyanına toslayarak kelleyi vermek alınlarında yazılıydı. Bu işten kurtulup da eceliyle ölebilen sadrazam çok talihli sayılmalıydı.
Daha sonra anlatıldığına göre, İstanbul sokaklarında bu korkunç işler olurken Sadrazam, tebdil kıyafet, yanında en has adamları olduğu halde, canını kurtarmak için sığınacak yer arar dururmuş. Nereye gitse geri çevrilmiş. "Senin yüzünden bizim de canımız tehlikeye girer, kellemiz gider, çoluk çocuğumuz var Paşa" demişler. Böylece Sadrazam, garip ve biçare halde sarayına dönmekten başka çare bulamamış. Orada kaderine lanet edip can korkusuyla titrerken, yeni Sadrazam'dan haber gelmiş. "Canını kurtarmak için askere para dağıtmak gerek" demişler. "Şirin canını kurtarmak için ne kadar malı mülkü, parası varsa defter edip hepsini teslim eder. Para vermeden kulun razı olması mümkün değildir" demişler. Garip, hemen sakladığı yerlerden üç yüz kese altın çıkarıp yollamak istemiş. Sadrazam'ın gönderdiğine Kethüda, "Bu son zamanda aldığınızdır" demiş. "Bununla olmaz, hiçbir şey saklamayıp malı cana siper etsen gerektir." Bunun üzerine Sadrazam can korkusundan üç bin kese daha çıkarıp vermiş. Kethüda bununla da yetinmeyince sarayının gizli köşelerinden bin kese daha çıkarıp canı çekilircesine teslim etmiş ve "Vallahi de billahi de artık tek meteliğim yoktur. Allah kalbinize ilham-ı merhamet etsin ve yeni Sadrazam babamız şu kuşça canımı askerin elinden kurtarsın" diyerek diller dökmüş. Meğer bütün bunlar olup biterken yeni Sadrazam, müftüden idam fetvasını istemişmiş bile. Bundan haberi olmayan rüşvetçi, şişman, garip Sadrazam, sarayında rahatsız bir uykuya dalmış. Adamları da bir zarar erişmesin diye ayakucuna baş koymuşlar. Bu acayip gecede yedinci saat gelince kâbuslar görerek sıçrayan, bir an uykuya dalıp bir an havale geçirerek titreyen, tere batmış şişman adamcağızı dizinden öperek uyandırmışlar. "Ne oluyor?" demesiyle birlikte uyku sersemi ayağa kaldırmışlar ve koluna biri girmiş. Daha uyanamamış olan Sadrazam bir de dönüp bakmış ki koluna giren kişi ünlü Çingene saray celladı. Nice vezir, paşa boynu sıkarak canlarını almış olan korkunç Çingene gülüyormuş. Sadrazam ona, "Hay kahpe oğlu!" der demez, "Vay benim devletlû efendim" diye alay edip Sadrazam'ın göğsünden öpmüş. Sadrazam'ın sol koluna da celladın yamağı girmiş. Böylece çekerek, sürükleyerek sarayın ahırına götürmüşler. Burada cellat, Sadrazamın kafasından kavuğunu çıkarıp kendi kafasına giymiş ve adamcağızı salhanede debelenen bir manda gibi zorla odunluktan içeri sokmuşlar. Cellat büyük vezirin kafasına korkunç bir yumruk indirince adamcağız inleyerek yere çökmüş, hemen kemendin halkasını boynuna takmışlar ve cellatla yamağı iki taraftan çekip işini tamam eylemişler. Gafil vezir kelime-i şahadet bile getiremeden öbür tarafı boylamış, ama adamcağızı suskunlar mahallesine götürüp toprağa vermeden önce, intikam isteyen askere göstermek için çırılçıplak soymuşlar ve bir beygire enlemesine bağlayarak İstanbul sokaklarına çıkarmışlar. Bu korkunç haber bir anda halkın arasına yayılınca herkes at meydanındaki meşum çınarın çevresinde toplanmaya başladı. Çünkü besbelli ki vezirin cesedini getirip bu çınarın altına atacaklardı. Beni de ayaklarımdan önce kalabalık o tarafa doğru sürüklemeye başladı. Bu çınardan hep korkardım. Meyvesi insan olan ağaçtı bu. Bir tarihte idam edilen birçok devlet büyüğü bu ağacın dallarına asılmış ve kurumuş birer meyve gibi rüzgârla döne döne çürümüşlerdi. O günden bu yana ağacın çevresinde hiç rüzgâr esmezdi. Asitane'nin minare külahı uçuran namlı fırtınalarında bile bu ağacın yanına gidenler, yapraklarının kıpırdamadığını görürlerdi. Öyle durgun, kıpırtısız bir hava