Şiir Dersleri
Ahmet Ada, 20 Mayıs 1947’de Ceyhan’da doğdu. Şair, yazar. Nazire Ada ile Ahmet Ada’nın oğlu. İlk ve orta
okulu Ceyhan’da okudu, (1965). Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesi (1967-69), Marangozlar İstihlak Kooperatifi (1971-87) ve otomobil ticareti ile uğraşan bir özel şirkette (1989-93) çalıştıktan sonra emekli oldu. TYS üyesi. 2002 yılında Mersin’e yerleşti. İlk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan ilk yazısı “Hilmi’nin Çocukluğu” 1966’da Soyut dergisinde çıktı. Şiirlerini ve yazılarını Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap dergilerinde yayımladı. Bazı şiirleri Almanca’ya, Fransızca’ya, İngilizce’ye çevrildi.
1980’li yıllar şiirinin önemli bir temsilcisi olarak tanındı. Şiirlerinin İkinci Yeni şiir havzasından beslendiği gözlense de kendine özgü lirik bir şiir kurdu. Gerçekçi tutumlardan beslenen, destansı, lirik, hüzünlü ve incelikli şiirler yazdığı eleştirmenlerce kabul edildi. Son dönem yazdığı şiirlerle, modern şiirin biçimselliği ile modern dünya tasarımına felsefî derinlik katan yeni bir döneme girdi. Uzun ve epik özellikler barındıran şiirlerinde, göç, savaş gibi olgulara insanî bir perspektiften bakarak çok sesli bir şiire yöneldi. Şiirinin başkalaşımını da poetik yazılarla açımladı. Şiirin kavram ve terimlerinin oluşturulmasında çaba gösterdi. “Şiir Okuma Durakları” (2004) adlı kitabı modern şiire ilişkin şiir bilgisi içeren bir elkitabı olarak değerlendirildi. Şiirin sorunları ve “İkinci Yeni” şiirleri üstüne eleştirel, çözümleyici yazılarıyla da dikkat çekti. 2006 yılında, Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı tarafından ortaklaşa düzenlenen sempozyumla “40.Sanat Yılında Ahmet Ada’nın Şiiri” çeşitli yönleriyle ele alındı. 2009 yılında sempozyum bildirileri yayımlandı. 2008 yılında, Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon Bölümü “İki Şair Bir Kent” adlı belgeselinde Ahmet Ada ile Celâl Soycan kent kültürünü ve şiiri konuştular. Bu söyleşi DVD olarak yayımlandı. 2009 yılı 21 Mart Dünya Şiir Günü Mersin’de, 43. Sanat yılı nedeniyle, Ahmet Ada şiiri odağında kutlandı. Ahmet Ada’nın “Göründü Göğün Faytonu” başlıklı şiir bildirisi okundu.
Ödül: Gün Doğsun Gül Üstüne ile 1981 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü; Aşk Her Yerde ile 1991 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü; Vakit Yok Hüzünlenmeye ile 1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü; “Onlar İçin Minibüs Şarkısı Üzerine Gözlemler” adlı incelemesiyle 1999 E Dergisi Şiir İnceleme Ödülü.
Eserleri: Şiir: Gün Doğsun Gül Üstüne, 1980; Acıyla Akran, 1983; Yaz Kırlangıcı Olsam, 1985; Yitik Anka, (ilk üç kitabının toplu basımı) 1993; Aşka Her Yerde, 1990; Vakit Yok Hüzünlenmeye, 1992; Günyenisi Lirikler,
1992; Taş Plak Gazelleri, 1995; Küçük Bir Anmalık, 1996; Begonyalı Pencere, 1998; Denize Atılan Çiçek,1999; Gökyüzünün Fıskiyesi, 2003; Denizin Uykusu Üstümde, 2004; Kantolar, 2006; Yeni Kantolar 2007; Sonsuz At (Seçme Şiirler), 2009; Sözcükler Denizi, 2009, Taşa Bağlarım Zamanı, 2009; Paçalı Bulut; Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi, 2010
Poetika : Şiir Okuma Durakları, 2004; Şiir İçin Boş Levhalar, 2006; Modern Şiir Üzerine Yazılar 2008, Şiir Dersleri,2011
Ahmet Ada
ŞİİR DERSLERİ
Poetik Yazılar
İÇİNDEKİLER
Şiir Yazıları
Şiir Dersleri I Şiir Dersleri II Şiir Dersleri III Şiir Dersleri IV Şiir Dersleri V Şiir Dersleri VIİmge İle Nesnel Bağlılaşık İlişkisi Modern Lirik Şiir
Modern Lirik Şiir II Anka-Söz, Şiir Şiir ve Direnç Şiiri Bırakmak
Küreselleşme Döneminde Sanat-Edebiyat Şiir Notları
Dağlarca’ya, ‘Taş Devri’ne Yakın Mercek Arif Damar Şiirinin Poetikası
Orhan Pamuk, Şiir, Okur İkinci Yeni Şiiri ve Sonrası Yeni Şiirin Durumu Akdenizlilik ve Şiir
Şiir, Neden İçinde Üretildiği… Genç Şair Hangi Şairleri Okumalıdır? Şiirimizde Ne Eksik?
Göründü Göğün Faytonu Sözcüklerin Gücü Şiir Dili
Şiir Gerçekliği Yeniden Kurar Şiir Tekniği ve Estetik Taşın İçindeki Ses Yazınsal Oluşun Önemi Pathos
Modern Şiirde Zekânın Payı : İroni, Humor İroni
Modern Şiire Felsefi Teyel Büyük Şiir Üzerine
Çağdaş Şiirde Sözcüklerin, Nesnelerin Değeri Modern Şiirin Gerçekliği Kendindedir
Neden Şiir Yazılır? Şiir Çevirisi İçin Çıkmalar Şiir ve Kadın İçin Küçük Poetika Ece Ayhan’ın Şiirsel Söylemi Ahmet Erhan’ın Şiirsel Konumu
Modern Şiir Bağlamında “Şehirde Bir Yılkı Atı” Farkında mısınız, Şiir Değişiyor
Osip Mandelştam’a Mektup Şiir Başlıklarının Doğası
Eleştiri, İnceleme, Çözümleme Düzeyleri Şairin Entelektüel Birikimi
Şiir, Dil, Vicdan Üzerine Modern Şiirin Dili Şiir Dili, Şiir
Kıbrıs Rum ve Türk Modern Şiiri 1980 Sonrası Şiiri, Yeniden Şiir Yıllıkları Şiirin Belleğidir Çokkültürlülük ve Şiir Modern Şiir, Çağdaş Bilinç…
İnsanlığı Avunduran Şiirin İnsan Yüzüdür Şiir ve Sözcük Ekonomisi
Şiir Üstüne Notlar Şiir ve Slogan İlişkisi Vahşetin Şiiri Yazılmaz
Modern Şiir için Pragmanlar
Modern Şiir için FragmanlarModern Şiir İçin Fragmanlar II Modern Şiir İçin Fragmanlar III Modern Şiir İçin Fragmanlar IV Modern Şiir İçin Fragmanlar V Modern Şiir için Fragmanlar VI Modern Şiir İçin Fragmanlar VII Modern Şiir İçin Fragmanlar VIII Modern Şiir İçin Fragmanlar IX Modern Şiir İçin Fragmanlar X Modern Şiir İçin Fragmanlar XI Modern Şiir İçin Fragmanlar XII Modern Şiir İçin Fragmanlar XIII
Şairin Portresi
“Kantolar” İçin Birkaç Açıklama Bir Şiirin Oluşumu
Bu Daha Yeni Bir Başlangıç Gerçeklik Dünyasını Yeniden… Ahmet Ada’ya İki Soru İki Yanıt
“Balkonları Dört Mevsim Çiçekli Evler İçin Deniz” Deneylenemeyen Dünyanın Sözcüsü Oldum Taraf Gazetesi Röportajı
1.Bölüm :
ŞİİR YAZILARI
ŞİİR DERSLERİ I
1) “Şair, esinlenenden çok, esinleyen kişidir” diyor Eluard. Bu ne demektir? a) Şair, şiir ortamını etkiler, esinler, etki dağıtır. b) Şair, okuru etkiler. Ümit, özgürlük, adalet, eşitlik, barış, kardeşlik esinler.
2) Denilebilirse, şiir de bir bilme biçimidir. Sezgiyle, olgular ve nesnelerle, gerçeklikle hakikati anlamlandırma yolu. Öte yandan estetiksel bir yapı oluşundan dolayı bize haz veren büyülü bir ses ve anlamla örülü bir dizgedir. Bize görülmeyeni gösteren, hayal gücümüzü hareket ettiren, bitkilerle, hayvanlarla yaşadığımızı ve doğanın bir parçası olduğumuzu anımsatan, uzak çağrışımlarla zenginleşen bir olgudur şiir.
3) Şiir, dilsel bir keşiftir. Evrenin bütün seslerine, renklerine, kokularına açıktır. Şiirin dili, yalnız içinde üretildiği ulusun değil, tüm insanlığın dilidir.
4) Klee’nin “görünmezin görünür kılınması” sözü, modern şiir için de geçerlidir. Şiir, görünmezi görünür kılar. Bu ne demektir? Herkesin gördüğünü farklı biçimde görmektir. Görmek, evet, oradan başlar şiir. Ne ki, yaratıcı imgelem sürecinde gözün gördüğü dönüşüme uğrar. Dil, sözcükler dönüşümün temel malzemesidir. Dil, sözcükler ve yaratıcı imgelem görüneni farklı kılar. Yazınsal imge, evet, dilin kurduğu yazınsal imge, dış gerçeğe ya da gözün gördüğüne uymaz, kendi görünenini kurar. Elbette sözdiziminin söyleme yüklediği anlamlandırma, sözcük ilintilerinin sürekli bozup kurduğu anlamlandırmadır. Çağdaş şiir, bu noktada sözcüğe çoğalan anlamlar yükler, sözcüğün ifade ettiği anlamla yetinmez. Yeni olan gözün gördüğü değil, imgelemin, dilin imgelerine yüklediği şeyin görünür kıldığıdır. Klee’nin “görünmezin görünür kılınması” dediği şey, çağdaş şiirde, göz, imgelem, dilsel imge (yazınsal imge) sıralamasıyla açığa çıkan şeydir. Çağdaş şiir düşünüldüğünde, bu işleyiş yoğun ve karmaşık süreçlerin sonucudur.
5) Çağdaş şiiri, insanın bütün ilişkileriyle birlikte düşünmek gerekir. Sözcük, sözcük ilintileri ve sözce ilişkilerine bitişen ‘imge düzeneği’nin gerisinde öznenin toplumsal ilişkileri, deneyimleri, dünya ve hayat algısı, yeryüzü algısı, yaşantısı vardır. Bunların yanı sıra şiir, varlığı, varoluşu, tinselliği anlama ve anlamlandırmada öncü konumunu sürdürür. Onu, salt haz veren bir olgu olarak görmek yanıltıcı olur.
6) Çağdaş şiirin estetiği kendinde bir şeydir. Okur olsun, şairi olsun, şiirin estetiğine kendi donanımları içinden bakarlar. Çağdaş şiirin güzellik etkisi kendine içkindir, ama dışa taşıdığı bu etki okurun estetiksel donanımına bağlı olarak değişkendir. Şiir de bir bilme yolu olduğundan, kimi onun güzelliğiyle ilgiliyken, kimi de hakikati verip vermediğiyle ilgilidir. Çağdaş şiir Varlık’ın Hakikati’ni açığa çıkaran, sözcüklerin sessel ve anlamsal olarak örgütlendiği estetiksel bir yapıdır.
7) Çağdaş şiirin yatay yapısından okuduğumuz sözdizimidir; sözdizimi kırılmalarıyla dikey bir eksen oluşturan şiir, anlamın açığa çıkarılmasını dikey yapıda sağlar. Şiirin yatay ve dikey örgütlenişi bir birlik oluşturur. Bu birlik oluşmadığında şiir sözsel olarak tüketilir. Derin yapı + yüzey yapı birliği de oluşmadığından sessel anlamsal geçişler gerçekleşmez. Bu tür şiirler başarısız şiirlerdir.
8) Aslında, şiirin yatay ve dikey olarak örgütlenişi semiyotik birliğe yöneliktir ya da öyle olmak zorundadır. Bütün şiirsel imler semiyotik birliğe yönelik olarak konumlanır. Şiirin semiyotik birliği gerçekleşmezse şiir başarısız olur: Matris sezilemez, görülemez. Şiirsel metne dönük yatay ve dikey örgütlenişin derininde metne dönüşen bir sözcük ya da tümce vardır. Bu sözcük ya da tümce, Riffaterre’e göre, şiirin matrisidir. Çoğu zaman şiir o matris için yazılır.
9) “Esini reddediyoruz, onun yerine ‘çalışma’yı koyuyoruz, ki doğrudur. Böylece ‘tanrısal iş’ ve romantiklik ortadan kalkıyor. Onun yerine beynin bir konu üzerinde yoğunlaşması alıyor.” diyor Melih Cevdet Anday. Esini metafizik konumdan çıkaran bir poetika bu. Doğrudur. Ne ki, şairi şiir yazmaya iten şeyler vardır; Maurice Merleau-Ponty’nin sözleriyle (o başka bir bağlamda söylüyor) ,“Onlar dışın içi ve için dışıdırlar.” Başka bir deyişle zihinsellik, imgelem, bellek, şiire çalışmanın yaratıcı yataklarıdır. İç’in dile, dolayısıyla sözcüğe, sözceye, sözdizimine dönüşmenin adıdır esin. Şiire malzeme oluşturan, oradan bir konu üzerinde yoğunlaşmasını sağlayan şey ya da şeyler (bilinçdışı yapılanmalar, yaşantı ve bilinç içerikleri, çocukluk, psişik süreçler, dünya ve yeryüzü
temasları, şiir ontolojisi, dönem şiiri, şiir bilgisi vb.) şairin çevreninin içindedir ve yaratıcı imgelemden dile, imgeye dönüşürler. Esin dışın içi ve için dışıdır, düşler, yaşantı ve bilinç içeriğidir. Şairin şiir yazmasını tetikleyen dışsal ve içsel çevreninin ortaya koyduğu sorunsallardır. Dilsel çevren de öteki şiirler de tartışılmaz etkenlerdir şiirin yazılmasında. 10) Felsefenin Düalizm diye tanımladığı özne-nesne, varlık-bilgi vb. kutupsallıkların bölünmüşlüğü işaretlediğinin farkında olmalıdır şair. Şiiriyle düalizmin dışında kalmayı bilmelidir. Ağacı gören şair, ağacın da şairi gördüğünü düşünebilmelidir. Cezanne gibi “ben doğanın bilinciyim” diyebilmelidir. Doğayı içerden yaşaması ya da özne nesne birliğini gerçekleştirmesi gerekir. Doğayı, özne-nesne birliğini aşan bir konuma yerleştirmek modern şairin amacıdır.
11) Dünya şiirinin iki gövde üzerinde durduğunu söyleyebilirim: 1) Dış mekân şiiri. 2) İç mekân şiiri. Birincisi dış dünyayı, yeryüzünü, bitkileri, hayvanları, şairin dokunduğu nesneleri, dünyanın tınılarını, kalabalıkları, patırtıları somut olarak şiire taşır. İkincisi, yani iç mekân şiiri ise iç evren şiiridir. Zihinsel, imgelemsel yönüyle ortaya çıkar ve yazınsal imgelerle ifade olanağı bulur. Deneyimlediği yaşantı içeriğini imgelemin söylemiyle, imgeler göndermeler hâlinde dile getirir. İlkine Nâzım Hikmet’in şiirini, ikincisine ise R.M.Rilke’nin şiirini örnek gösterebilirim. Arakesitte ise hem onu, hem de ötekini işleyen şairler var ki bence dünya şiirinin eşsiz metinlerini yazmışlardır. Eliot’ın ‘Çorak Ülkesi’ gibi. Belirtmek gerekir: İç mekân şiirleri, yazıldıkları döneme özgü ‘iç gözlem’i de içerirler; giderek dönemlerinin tinselliğiyle ilgilidirler. ‘Çorak Ülke’ şiiri bunun tipik bir örneğidir ve o iç sesi, müziği, döneminin tinselliğini duyarız. Öznelerinin yaşantı farklılığı da monolojik söylemle açığa çıkar. Dış ve iç mekân içinde yüzen nesnelerin, şaire baktığını görür gibi oluruz.
ŞİİR DERSLERİ II
1) Şiir ve etik sorununu çeşitli köşegenleriyle görmeye, göstermeye çalışayım: İki ulam var: 1) Şairin etiği, 2) Şiirin etiği. Bu ayrım, birbirinden bağımsız, özerk değil, birbirine bağlı, karmaşık ilişkiler bütünüdür. Şairinden dolayı şiirin etiği ortaya çıkar. Ama, öyle dümdüz ortaya çıkmaz. Şiirin derin yapısından okunur ve karmaşıktır.
2) Etik nedir? Alain Badiou Etik (1) yapıtında, “Etik, Yunancada, iyi bir “varoluş tarzı”, bilgece bir eylem yolu arayışına karşılık gelir. Bundan dolayı etik, felsefenin bir parçası, pratik varoluşu. İyi tasarımı etrafında düzenleyen parçasıdır” diyor. Öznenin ahlakıyla ilgili bir kavram. Devam edelim : “Etik, ister bireysel olsun ister kolektif, bir Özne’nin pratiğini yargılayan ilkedir.” Alain Badiou, Hegel’e dayanarak, etik ile ahlak arasındaki incelikli ayrımı, “Etik ilkenin uygulamasını dolaysız eyleme ayırır, ahlak ise düşünümsel eylemle ilgili olacaktır” diyor. Etik, iyiyi kötüden ayırt etmenin bilgisidir. Dolayısıyla her alanın etiği vardır: Medya etiği, tıbbı etik, insan hakları etiği, toplumsal etik (bir arada yaşamanın etiği) vb. Badiou, etik sorununun dağılımını böyle özetlerken şiirle ilişkisini kurmuyor elbette. Biz biliyoruz ki, etik, her iyi şiirin yapısında anlam olarak vardır. Her iyi şiir ‘olumsuz olanı’ iletir, ‘olumlu olanı’ duyumsatmak, sezdirmek için. Şairinden dolayı iyi şiir yoktur. Şairine karşın iyi şiir vardır. Bu da, şairin kötülük karşısında alacağı tavra göre ölçülebilir bir şeydir: Sivas’ta, 2 Temmuz 1993 günü yaşanan vahşeti onaylayan bir tutum içinde olan İsmet Özel, kötülük karşısındaki tavrıyla ‘olumsuz olan’a örnektir. Vahşeti onaylayan insan, ‘büyük insanlık’ için yazan insanın öteki kutbundadır. İnsan olma etiğini ters yüz etmiştir İsmet Özel. Bunun şiirine yansıması kaçınılmazdı. Son yazdığı şiirlerle, önceki şiirlerini karşılaştırmalı inceleyenler, şiirindeki gözle görülür düşüşü saptayabilirler. Etik ile estetik arasındaki karşılıklı etkileşimin estetiği de aşındırdığını söyleyebiliriz.
3) Kötülük sorunu karşısında şair, birey olarak tavır aldığı gibi, şiirin öznesi olarak da tavır alır. İnsanlığın hakikati için yapar bunu. Nazilerin Avrupa Yahudilerini imhası, İsrail’in Gazze’de Filistinlileri imhası, Türkiye’deki toplu imhalar vahşettir. Köktenci kötü mutlak kötüdür; dolayısıyla şair köktenci kötüye karşı, şiirin etik ve estetik yapıtıyla hakikatin üretilmesine katılır. Hakikat, doğruluğu, erdemi içerir. Paul Celan’ın Ölüm
Havası, Nâzım Hikmet’in Saman Sarısı, Mahmut Derviş’in Beyrut Kasidesi, etik ve estetik
birliğin çok düzeyli bileşenleri olan şiirlerdir..
4) Her modern şiir kendi için şiirdir. Bu ne demektir? Şiirin sorunu istek etik olsun, ister olmasın, neyi temeline alırsa alsın, önce ‘kendi için’ şiir olmalıdır. Bu estetiğin öncelendiği bir durumdur. O zaman, ‘sorununu’ dile getirmekte güçlük çekmez. Kendiliğinden şiir ise estetiği öncelemediğinden şiir dışına düşer.
5) İoanna Kuçuradi Etik’inde (2), insanların başka insanlarla ilişkilerine dikkati çeker. İnsanların kendisi için eylemde bulunurken etiğin değerlendirme yönü açığa çıkar. Değerlendirme ve değer kavramları da etiğe içkindir. Bir şair, etrafında olup bitenleri, olguları değerlendirip imgeleminin düzeneklerinden geçirerek imgeler hâline dönüştürür. İoanna Kuçuradi, “Etik ilişkilerin bu önceliğini, yani her türlü insan ilişkilerine temel olduklarını, nerede bir insan, insanlarla ilgili bir şey yapılıyorsa, orada bir etik ilişkinin söz konusu olduğunu, yapılanın doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak değer sorunlarıyla ilgili olduğunu gözden kaçırmamalarında yarar vardır” (S.11-12) diyor. Şairin, öncelikle duyarlı bir insan olarak, insanın yeryüzündeki yaşantısını gözlemlediğini, hem kendi hem de ötekinin kimliğinde ontik kaygılar içinde olduğunu biliyorum. Bu durumun, çağrışımlarla, güç anlaşılır dizelerle, göndermelerle modern şiire yansıdığı bilinmekte. Şairin, kötülüğü dizelerine taşıyarak iyiliği sezdirmesi etik kaygılardan kaynaklanır. Yıllar önce St. John Perse, “Şiirde herhangi bir oyunun yeri yoktur artık” diyordu. Bugün, şiirin üreteceği değerin insanın değeriyle bütünleşmesi giderek zorunlu hâl aldı, alıyor. Şiirin üreteceği değer ses ve anlam olarak bize döner. Anlamın etik içeriği ise şairi de, okuru da aydınlıkta bırakmalıdır. Şiirimiz kapalı, çetin, güç anlaşılır olabilir. Ama her zaman, hatta çağlar boyunca sürüp giden acıları aydınlıkta bırakan bir yanı vardır.
6) Etik sorununu toplumsal bağlarından yalıtarak yansıtamayız. Ayrıca, sorunu Dil’e açmak, şiirin gereksindiği estetik olarak dönüştürmek, şiirsel bir yapı kurmak ve sorunu şiirin derin yapısında yansılamak kolay olmasa gerek. Şiirsel söylemi yitirdiğimiz ânda şiiri kuramazsınız. Şiir, duyusal basınçlarla ilerler, sonra dizeler duyarlığa dönüşür: İnsanlık için mutluluk, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik duyguları taşıyan, acıların yaşanmadığı bir dünya özlemi, şiirsel söylem içinde estetiksel olarak dile getirilebilir: Pablo Neruda, Nâzım Hikmet, Yannis Ritsos gibi şairlerin şiirlerinin iyimser umudu bu yüzden okura geçer. Çünkü etik çağrıları insanlığın acı çekmediği bir dünyanın özleminedir. Bu özlem has şairin özlemidir ve insanidir. Şairler olarak, bir ahlak anlayışının içinden konuştuğumuzun farkında olmalıyız ve şiirsel söylemin içinden yazınsal düzleme çekilebilmeliyiz. Geçmişte estetikle bireşime giremeyen ‘sorunların’ nasıl açıkta kaldığını, şiire dönüşemediğini hep birlikte gördük. Felsefe, dünya görüşü, etik gibi olup bitenleri anlamlandırmamızı, varoluş tarzımızı ortaya çıkarmayı yüklenen düşünce dizgeleri şiirin neresindedir? Şiir, sözcükler, dizeler, sesler dünyasının örgütlenmiş hâlidir. Düşünce dizgelerine karşı sıfır noktasındadır şiir. Bizim, şiire yüklediğimiz şeyler, etik diyelim ona, sıfır noktasındaki şiirin içini doldurur. Şiir, gerçekten şiirse, yüklendiği şeyi estetik olarak dönüştürür, yapısı içinde eritir. Bu noktada, acıları Dil’e taşımak ahlakî sorumluluktur. Acılar yaşanmamış gibi durmak etik değildir: Picasso Guernica’yı yaratmamış olsaydı, orada olup biten katliam zamanla unutulacaktı. Sivas katliamından sonra şiir yazmak belleğin anımsayış yeteneğiyle açıklanamaz. Simgeler, sesler, anılar, türküler, eşyalar, yüzler, geride kalanlar bu vahşeti her ân zaten anımsatır. Bellek onları kurar, yeniden düzenler. Yannis Ritsos ‘Kastania’ şiirini yazarken etik sorumluluk içindedir. Çünkü, toplumun ortak bilincini, ortak acılarını şiirleştirir. Ahmed Arif’in ‘Otuzüç Kurşun’ şiiri de öyledir. Bu şiiri okuduğumuzda, halkın belleğinde olan acıyı, acının ilişkilendiği olguyu, olaylar zincirini ‘nesnel bağlılaşım’ yoluyla yeniden canlandırma olanağı buluruz.
7) Buraya kadar şiirin etik bir bildirişime bitiştiğini gördük. Şair-öznenin ya da Ben’in aynı zamanda öteki olduğu çağdaş şiirde Dil’in, gündelik dilin uzlaşımsal ortamından kopan Dil’in etiği içermemesi düşünülemez. Dilin kurduğu şiirin, etiği, dolayımlı da olsa içselleştirmesi şiire ne katar? Çok şey katar. Çağdaş şiir kendinde ve kendiliğinden bir şey değildir; etik ise ona sözcüklerle teyellenen aslî bir şeydir.
1) Alain Badiou, Etik, Metis Yayınları, 2004
ŞİİR DERSLERİ III
Şiir dersleri notlarını söylem’in açımlanmasına ayırdım bu kez. Söylemin ve şiirsel söylemin ne olup olmadığını tanımlamaya, anlamaya yönelik bir çaba. En genel anlamıyla
söylem, ‘dilin sözlü ya da yazılı gerçekleşmesi, konuşan bireyin kullanımı.’ Bu tanım ‘söz’
için de geçerli, ‘sözce’ için de. Berke Vardar, ‘bir ya da birçok tümceden oluşan, başı ve sonu olan bildiri’ tanımını yapıyor. Demek ki söylem, söz ve sözce ile bağıntılı dilbilim açısından. Söylem, dilin sözel ya da yazılı biçimde örgütlenme sürecidir ve işlevseldir. İletişime ve diyaloga davet eder. Hangi etkinlik alanına ait olursa olsun, o alana ait kavram, terim ve sözcüklerle bütünlenen imler toplamıdır.
Bizi ilgilendiren şiirsel söylem, dilin içinde devinerek şiiri kuran söz ve sözcelere dönüşür. Sözcükten başlayarak söze ve sözcelere giden süreç bilincin denetiminde gerçekleşir. Söz ve sözcelerin imge, eğretileme, değişmece değeri kazanması, ritim ve anlam üretmesi şiirsel söyleme özgüdür. O nedenle, şiirsel söylem estetikle de ilintilidir. Özel ve tikel değildir. Her şairin kullandığı söylem aynı söylemdir. Ama şaire özgü bir şey değildir. Şaire özgü olan biçemdir. Her şairin, ‘dilsel gereç ve olanakları kendine özgü ölçütlerle seçip kullanması sonucu söyleme kattığı kişisel nitelikli özelliklerin tümü’dür biçem. Ve şairin kişiselliğini içerir, mizacını açığa çıkarır. O yüzden, biz, Can Yücel’in söylemi, Melih Cevdet Anday’ın söylemi değil, Can Yücel’in biçemi, Melih Cevdet Anday’ın biçemi deriz. Bu iki şairin biçemi birbirinden farklıdır. Söylemdeki fark kişisel olandan kaynaklanmaz. Çünkü kullanıcısının kişiselliğinden bağımsız olan söylem, şiirsel ya da yazınsal söylem olarak nitelenir ve bütün şairlerin söylemi aynıdır. Biçem, şiirsel söyleme dahil edilen bir özelliktir sadece. Söylem daha genel bir şeydir.
Şiirsel söyleme neden başvururuz? Şiirin bildirişim, iletişim kanallarını açmak için. Sözcükler, sözler, sözceler, sözcük öbekleri kendi başlarına bir şey ifade etmezler. Bilinç onları örgütleyerek şiirsel söyleme dönüştürür. Şiirin bildirişim, iletişim düzeneğini kuran şiirsel söylemdir. O yüzden, bilimsel ya da hukuksal söylemle değil, şiirsel söylemle şiir kurarız. Çünkü, şiirsel söylem şiire ait iletişim, bildirişim düzeneğini kurar ve dil dışına gönderir.
Söylem çözümlemeleri sözcük sözcük yapıldığında, modern şiirde sözcüğün bitiştiği sözcükle çok anlamlılık kazandığı görülebilir. Şiirsel söylemin etki ya da etkisizliğini ortaya çıkaran bir söylem kuramından söz edilebilir. Şiirsel söylemin ürettiği etkiyi nasıl ürettiğini inceleyen bir söylem kuramından. Şiirsel söylem nasıl yapılandırılmış? Onu açığa çıkaran bir yöntem; bir retorik incelemesi.
Şiirsel söylem anlam üretir: Şiirsel söylem, dilin sözceleme edimiyle ortaya çıkan söylemdir ve anlam üretir. Söz, söz zinciri, sözdizimi, tümce düzeyinde dilsel birimler arasındaki kurulan bağlantıların sonucunda oluşan anlamı ‘bağlam’ ve ‘durum’ belirler. Şiirsel söylemin tekdüzeleşmesinden söz edilebilir mi? Toplumsal hareketlerin ivme kazandığı bazı dönemlerde, belli bir dünya görüşü çevresinde birleşen şairlerin şiirsel söylemin tekdüzeleşmesine yol açtıkları görülmüştür. Ortak kullanılan bazı mazmunlar, söz ve sözce öbekleri, belli sözcükler biçimsel ve dilsel tıkanmaya neden olmuştur. Bu durum, derin tasarım ve derin yapı oluşumuyla aşılabilir. Yüzey yapıda tüketilen şiir, bilindiği gibi, derin yapıya gelmeden tüketilen şiirdir. Başka bir deyişle, derin yapısı oluşmayan şiirdir.
Şiiri monolojik söylem olarak niteleyen Mikhail Bakhtin, “Şiirin dünyası, şair bu dünyada ne kadar çelişki ve çözümsüz çatışma geliştirirse geliştirsin, tek bir üniter ve karşı çıkılamaz söylem tarafından aydınlatılmaktadır daima. Çelişkiler, çatışkılar ve şüpheler
nesnede, düşüncelerde, canlı deneyimlerde –kısacası, konuda – kalır, dilin kendisine girmez. Şiirde, şüphelere ilişkin bir söylem bile, kendisinden şüphe edilemeyen bir söylemin kalıbına dökülmelidir” diyor. (1) Kısaca, “Söylem, dilin somut, yaşayan bir bütün olarak anlaşılması demektir. (…) Söylemin birimleri ise tek tek sözceler, yani dilin sunduğu öğelerin zaman ve mekan içinde, dilbilgisi kurallarına indirgenemeyecek toplumsal sınırlamalar altında, hem bireysel hem toplumsal amaçlar, bakış açıları, niyetler ve çıkarlar doğrultusunda biçimlendirilmesiyle gerçekleşen eylemlerdir.” (2) Şiirsel söylem ise, niteliğine karşın “kullanıcısından bağımsız” biçimdedir. Şiirsel dil ise, bilincin denetiminde, seçilmiş ve birleştirilmiş niteliğiyle, şairinin niyetlerini taşır. Söylem gibi ‘nesnel’ değil, ‘öznel’dir. Şair, kullandığı dilin içindedir. Şairin mizacı şiir dili içinde biçem olarak ortaya çıkar.
Şair, şiir dilinin sözdizimini bozabilir. Ece Ayhan’’ın dili öyledir. Şiir, sözcüklerin istiflenişi olarak dilbilgisel açıdan da düzyazıdan farklıdır. Modern şiir düşünüldüğünde dilbilgisi kurallarını aşan tümcelere rastlarız. Buna ‘sapma’ denir. Sapmalar, sözdizimsel, anlamsal, sözcüksel, sessel, yazınsal olmak üzere çeşitlidir.
Yine ‘söylem’ kavramına dönelim: Özdemir İnce, “Şairin yaratıcı bilincinin kaynağında dilsel bilinç değil, yazınsal yaratı bilinci vardır. Yazınsal bilince ulaşmak için dilsel evrenin aşılması gerekir. Bu nedenle, evet, şiir her şeyden önce bir dilsel üründür; ama sonuçta, dilden yararlanarak onu aşan bir yazınsal yaratıdır. Dil tek başına, pasif durumunda,
hiçbir söylemi temsil etmez. (abç.) Onu bir söyleme (yazınsal, hukuksal, siyasal vb.)
oturtan o söylemin kendisine özgü bilincidir. Demek ki bir dilin yazınsal olması için, yazınsal söylem bilinci doğrultusunda kullanılması; yazınsal metnin şiir olabilmesi için de şiirsel söylemin kuralları içinde söylenmesi, yazılması gerekmektedir” diyor. (3) Dil, söylemin sıfır noktasındadır. Yazınsal yaratı bilinci dili o noktadan alarak aşar. ‘Yaratı bilinci’ dili yazınsal söyleme, yazınsal dile dönüştürür. Şair, dilin nötr hâlini yazınsal söylem hâline getiren yazınsal yaratı bilincine sahip insandır. Dilin nötr hâlinin aşılması, yazınsal niteliğe dönüştürülmesi, şiirsel söylemi ve şiirsel dili temsil eder hâle gelmesi, şiire giden yolda ilk adımların atılması demektir. Demek ki, dilin kullanıcısı, dili yazınsal hâle getirerek şiir üretmektedir. ‘Şiir dili’ de böyle oluşmaktadır. Yaratıcı bilincin devreye soktuğu imge, eğretileme, benzetme, değişmece gibi söz sanatları, şiir dilinin ifade olanaklarını genişleten, dili yazınsal kılan, devindiren şeylerdir.
Düzyazı söylemi ile şiir söylemi farklı örgütlenir. Şiir söyleminde sözcüklerin örgütlenişi dikeydir. Oysa düzyazıda sözcüklerin örgütlenişi yataydır. Şiir, sözcüklerin, sessel ve anlamsal olarak yatay ve dikey örgütlenişinin ürünüdür. Bu örgütlenişin diyalektik, geçişimli ve uyumlu, eşgüdüm içinde yürüyen bir şey olduğu bilinir. Sonunda bir ‘yapı’ya dönüşen şeydir şiir. Şiir söyleminin harmanlanması, estetize edilmesi, yazınsal hâle dönüştürülmesi, aynı zamanda şiirsel dile dönüşmesi demektir. Şiirsel dil, kendinde doğal dil değil, şairin yaratıcı deneyimlerinin sonucunda ortaya çıkan dildir. Doğal dili aşan dildir.
Buraya kadar şiir söyleminin ne olup olmadığını yazmaya çalıştım. Şiirsel söylemin kendine özgü niteliklerini ortaya koydum. Söylemin dilden farkını, söylem eşittir dil olmadığını belirttim. Şiirsel söylemin elbette şiir dilini içerdiğini, ama dilden daha geniş bir şey olduğunu söylemeliyim.
1) Mikhail Bakhtin, Karnavaldan Romana, (s.63), Ayrıntı Yayınları, 2001 2) No 1’deki yazının ‘Önsöz’ü, Sibel Irzık, (s.13)
ŞİİR DERSLERİ IV
Roman Jakopson’un Çağdaş Rus Şiiri (Prag 1921) adlı yapıtında kurduğu bir tümce var: “Yazın biliminin nesnesi yazın (edebiyat) değildir, yazınsallıktır, yani belli bir yapıtı yazın yapıtı yapan şeydir”. Şiir söz konusu olduğunda, şiiri şiir yapan şey yazınsallığıdır. Şiir ve yazınsallık, yani şiiri şiir yapan şey üzerinde duralım: Yazınsallık nedir? Şiir neden yazınsal olmak zorundadır? Vb. Önce yazınsal (edebi) olmayan metnin, öykü, roman, şiir olamayacağını vurgulamak isterim. Çünkü yazın ürünleri için yazınsallık esastır. Yazınbilimi, şiiri, öyküyü, romanı yazınsallığı nedeniyle inceler; incelemenin merkezi yazınsallıktır. Öncelikle belirteyim: Metnin yazınsallığını belirleyen şey, şairin dil tutumudur. Şair, dili gündelik dilden farklı biçimde kurgulamışsa metin yazınsaldır. Çünkü, gündelik dilden farklı düzenleniş şiiri diğerlerinden de farklı kılar. Bu farklılık yazınsallıktır. Rus Biçimcileri bu konuda köktenci davranmışlar: Şair için önemli olan gerçeklik karşısındaki tutumu değil, dil karşısındaki tutumudur, demişlerdir. Onlara göre gündelik dil – bilinen bir şey bu – iletişim aracıdır. Şair, bu dili bozarak, alt üst ederek yeniden düzenler. Ondan başka bir dil yaratır: Şiir dili. Ancak, Rus Biçimciler, bu dili toplumsal, kültürel, tarihsel bağlamlarından soyutlamışlardır. Bu dilin kendine, yani dile dönük bir şey olduğunu savlamışlardır. Yazınsal araçlar (ölçü, uyak, sözdizimi farklılıkları) kullanılarak değiştirilen bu dile yazınsal dil deriz. Yazınsal dilin, gündelik dilden bir farkı da işlevseldir. Gündelik dil iletişimin ne olduğuna yönelirken, yazınsal dil nasıl ve ne biçimde ifade edileceğine yönelir. Nasıl ve ne biçimde ifade edilirse edilsin, bu dil de yaşamın ipuçlarını taşır. Kısaca, “yazınsallık dediğimiz şey, bir metnin öğelerinin örgütleniş tarzıdır.” Yazınsallığı sağlayan şeylerin biçimde odaklanması biçimsel niteliklerin araştırılmasını öne çıkarmıştır. Rus biçimcilerine göre, metnin bildirisinin yönü şayet hiçbir şeye değilse yazınsallık söz konusudur. Şiir dilinin bu iletişimini dilin şiirsel işlevi olarak adlandırmışlardır. Roman Jakobson ve daha sonra gelen düşünürler, yazınsallığı salt biçimsel öğelere indirgemenin yanlışlığı vurgulayıp, dili ne kadar eğip bükersek bükelim, dil bağlamlarının toplumsal yaşamla ilişkisini koparmanın olanaksızlığını ortaya koymuşlardır.
Rus Biçimcileri, yapıta dönük inceleme ve eleştiri anlayışı geliştirdikleri için, dahası yapıttan hareket ettikleri için yapıtı yazınsal kılan özellikleri ilk ortaya çıkaranlardır. Şiiri kendinden ayıran biçimsel özelliklerin ortaya çıkarılması, Rus Biçimcilerine göre, yazınsallığın ne olduğuna da bir yanıttır. Şiir dilinin kendine özgü özellikleri yazınsallığı da belirleyen özelliklerdir. Şiir dili, konuşa konuşa kanıksadığımız biçimden farklı olarak kurulmuştur. Kullanmalık dil alt üst edilmiştir. Burada yazınsal oluşu dilin biçimsel özellikte kullanılışına bağlamak mümkündür. Dilin alışkanlıkları bozan biçimde kullanılışı yazınsal dili oluştururken bütüne yayılan bu özellik şiirin yazınsallığını sağlar: Ece Ayhan’ın “Fayton” başlıklı şiirinin şu dörtlüğü bir önektir:
O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey İncecik melankolisiymiş yalnızlığının
İntihar karası bir faytona binmiş geçerken ablam caddelerinde ölümler aşkı pera’nın
(Bütün Yort Savul’lar!, s.37) (1)
Yazınsal dilin oluşumunu sözdiziminde aramak mümkündür. Burada hem yazınsallık hem de şiirsellik iç içe girerek ‘yazınsallık şiirsellik midir?’ sorusu yanıtlanıyor. Biçimcilere göre, yazınsallığın özü ‘alışkanlığı kırmak’tır. Ece Ayhan’ın dizeleri kanıksadığımız konuşma dilinin alışkanlıklarını kırmaktadır. Yazınsallığa ve şiirselliğe böyle ulaşmaktadır. Rus Biçimcileri, şiirin ilettiği ya da yeniden kurduğu gerçekliği değil, dilin düzenlenişini açığa çıkarmayı amaçlayarak yazınsallığın nasıl oluştuğunu göstermişlerdir. Oysa Ece Ayhan, “caddelerinde ölümler aşkı pera’nın” dizesiyle gerçekliğe de göndermektedir. Özetle, metin yazınsal olduğu için gerçekliğin yeniden üretilmesi de sağlanabilmiştir. Yazınsallıkla
ya da yazınsal oluşla dış dünyanın ilintisi şiirsel gerçeklik olarak kurulabilmektedir. Şöyle de söylenebilir: Şiir dilinin kendine özgülüğü yaşamın yeniden üretilmesine engel olmaz, tersine gerçeklikle ilişkinin kurulmasına yardımcı olur. Yaşamın karmaşıklığı şiir dilinin kendine özgü niteliği içinden aktarılabilir. Şiir dilinin de göstersel bir anlamı vardır ve göndergesi sadece kendine dönük değildir, kendi dışındaki bir bağlamadır. “Aşkı Pera’nın caddelerinde ölümler” derken Ece Ayhan caddenin özelliğine, yani dil dışı bağlama gönderir okuru.
Modern şiir, yazınsallığın metinlerarasılıktan geçtiği bir şiirdir aynı zamanda. Julia Kristeva’ya göre, “yazınsal söylemin temel özelliği onun bir metinlerarası olarak tanımlanabiliyor olmasıdır. Yazınsallık öyleyse “çokanlamlılık”, “çokseslilik” niteliğiyle belirir” (2) Nâzım Hikmet’in şiiri, gücünü metinlerarasılıktan da alır. Onun şiiri, özellikle “Şeyh Bedrettin Destanı”, “Dört Hapishaneden”, “Saat 21-22 Şiirleri” adlı kitaplarında yer alan şiirler metinlerarasılık bağlamında bir yazınsallık temeline oturur. Bu temel biçimseldir ve devrimcidir. Demek ki, o öz olarak yenidir, biçim olarak, Riffaterre’in deyişiyle “geçmişteki göstergebilim pratiğini” yeniden üreten bir tutum içindedir. O nedenle, adını andığım yapıtlarındaki yazınsallığı metinlerarası olarak niteleyebiliriz. Demek ki bir yapıtı yazınsal kılan özelliklerin açığa çıkarılması, dil ve metin düzeyinin ayırt edilmesiyle mümkündür. Hep söylenegelmiştir: Şiirin malzemesi dil olduğundan, şiire yazınsal özellik kazandırabilmek için, şiir dilinin genel dilden ayırt edilmesini sağlayan estetikten geçmesi gerekmektedir. Öyleyse, şiir için, estetize edilmiş dille
örgütlenmiş, ses ve anlam üreten bir yapıdır, denilebilir. Şairin dil üzerinde
gerçekleştirdiği çalışma şiiri yazınsal olan’a sıçratır. Şairin alışılmış dil kullanımlarından sapması yazınsal özgürlük kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Rus Biçimcileri bağlamında Turgay Sebzecioğlu şunları yazıyor: “Şiiri diğer eserlerden ayıran nedir, sorusunu sordular. Cevabını ise alışkanlığı kırma, farklılaştırma veya yabancılaştırma diye çevrilebilen ostranenie kavramıyla açıkladılar. Bu şu demekti: Şiir dili günlük dilden farklı olduğu için algımızı odaklar ve işlediği konuları yepyeni bir bakışla görmemizi sağlar. Bunu da dil üzerinde alışılmamış biçimsel değişiklikler yaparak sağlar. Dil üzerinde gerçekleştirilen biçimsel deformasyonlar ise şiirin dış dünya ile olan ilişkisinden daha önemlidir; çünkü şiirin ve hatta bütün yazınsal eserlerin amacı gerçeği olduğu gibi yansıtmak değil; yeniden algılatmaktır. (Moran 1994: 162-163). Şklovski’ye göre yabancılaştırma, nesneleri hissettirmek, yaşam duygusunu vermek, taşın taş olduğunu duyurmaktır. Bu yeniden duyurma ise biçimi anlaşılmaz kılarak, algılamanın süresini arttırarak ve nesneleri yabancılaştırarak yapılır. (Todorov 1995 : 72) “ (3). Şiir dili üzerinde gerçekleştirilen biçimsel deformasyonlar şiir dilini doğal dilden ayırmaktadır, bu da yapıtı yazınsal kılmaktadır. Dilin ritimsel kılınması da şiirin önemli bir kurucu öğesi olarak ritmi yazınsallığa eklemektedir. Çeşitli dilsel sapmalar, yinelemeler yazınsallığı oluşturan şeylerdir.
Michael Riffeterre’e göre yazınsallık, yapıtla başka yapıtlar arasındaki ilişkinin algılanmasına bağlıdır. “Bu ilişkilerin algılanması öyleyse bir yapıtın yazınsallığının temel unsurlarından biridir, “ der Riffaterre. (4). Yapıtın algılanması ise yazınsal bilgimize, beğenimize göre değişir. Yazınsallıktan ne anladığımıza bağlıdır yapıtı değerlendirişimiz de..
Şiirin içeriği yazınsallık için ölçüt değildir. İçeriğin nasıl ifade edildiğidir yazınsallığın ölçütü.
Heidegger, “Şiir, varlığın söz aracılığıyla kurulmasıdır” der. Varlığın dile getirilmesi söz aracılığıyla olurken, söz sanatlarının da dile getirişte belli işlevler yüklendikleri görülür. Onlar da yazınsallığın oluşumunda şiire katkıda bulunurlar. Hem biçimsel hem de anlamsal olarak yazınsallığın oluşmasında işlev yüklenirler. Çünkü söz sanatları hem dile dönüktürler hem de dış dünya bağlamları vardır. Bu açıdan yazınsal dilin bu öğelerinin kendi üzerlerine döndüğü kabul edilir bir şeydir. Öte yandan dilin kültürel bağlamından soyutlanamaz olduğu da bir gerçektir. Bir süreç olarak algıladığım yazınsallık anlayışlarının 20. yüzyılda tartışıldığı, şiir dilinin sapmalarıyla ve dışa gönderileriyle,
metinlerarası ilişkileriyle bir bütün oluşturduğu, bunların bütününün metni yazınsal kıldığı biliniyor artık. Bir şiir, hiç şüphesiz. göstergeler dizgesi toplamıdır ve açık ya da kapalı bir bildiri iletir. Metnin bildirisinin açığa çıkması yazınsal oluşuyla mümkündür. Başka bir deyişle bildiri yazınsallık içinden okunur. Alımlayıcı yazınsallığı kendi yazınsal bilgi birikimine göre değerlendirir. Jakobson’u izleyerek söylersek, bir dilsel bildiriyi şiire dönüştüren şeyin yazınsallık olduğunu söyleyebiliriz. Jakobson buna, ‘estetiksel işlev’ diyor: “ Gerçekten de bir yazınsal yapıtın amaçları genellikle felsefe ile, bir toplumsal ahlakla, vb., sıkı sıkıya (kesin olarak) ilişkilidir…Bu bakımdan, bir yazınsal yapıt, yalnızca bir estetik işlev yerine getiren bir yapıt olarak tanımlanamayacağı gibi, başka işlevlerine koşut olarak bir estetik işlev yerine getiren yapıt olarak da tanımlanamaz; yazınsal yapıt, gerçekte, estetik işlevin egemen olduğu bir dilsel bildiri olarak tanımlanmalıdır.” (5) Buradan, şiir için şu sonucu çıkarabiliriz. Şiiri şiir yapan estetik öğedir, o yüzden metinde estetiksel işlev egemen öğe olmalıdır. Estetik = Yazınsallık değildir elbette. Estetiği oluşturucu bir şeydir yazınsallık. O hâlde yazınsallığın da şiirde egemen öğe olması gerekmez mi?
1 Ece Ayhan, Bütün Yort Savul’lar!, s.37, YKY 2001
2 Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, s.42, Öteki Yayınları 1999 3 Turgay Sebzecioğlu, Rus Biçimciliği ve Vladimir Propp’un Kuramına Göre Bir Halk Masalı İncelemesi, İnternet, Fantastik Edebiyat. com
4 Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, s.61, Öteki Yayınları 1999 5)Roman Jakobson, Sekiz Yazı, s.78-79, Düzlem Yayınları, 1990 6 Mehmet Rifat, Gösterge Eleştirisi, Kaf Yayıncılık, 1999
ŞİİR DERSLERİ V
Sevgili kardeşim, seninle yapılan söyleşi metnini okudum. Şiir düşünceni ileten, şiirine ilişkin bilgiler veren, incelemeciler için ipuçları olabilecek bir alt metin oluşmuş. Seninle, başka bir dergide de söyleşi yapmışlar. Onu okumadım henüz. Keşke söyleşi değil de, şiirine ilişkin, dilbilim, göstergebilim, anlambilim, felsefe gibi öteki disiplinlerden de beslenen inceleme yazıları yazsalar. Ne iyi olurdu. Bilmediğimiz şeyler çıkarabilirlerdi. Bizim keşfedemediğimiz anlam zenginliklerini açığa çıkararak şiirinin derin yapısını çözmüş olurlardı.
Söyleşilerde şairce sözlerden çok, şiirin terim ve kavramlarıyla konuşulmasından yanayım. Ötekisi totoloji oluyor. Öteki disiplinlerin terim ve kavramlarıyla da yapılabilir. Söz konusu disipline ait bir söyleşi çıkar ortaya. Felsefecilerin şiir yorumları gibi. Ama, şairsen, şiirin terim ve kavramlarıyla konuşmak en iyisi tabii. Çoğu zaman öyle olmuyor . Bir şair şöyle konuşabiliyor: “Topyekûn iyi şiir yazılamaz. İyi şiir, tıpkı iyi mobilya, tıpkı iyi usta, tıpkı iyi domates…gibi, az sayıdadır, eser miktardadır.” Koca koca adamlar, iyi şiiri domatese benzetiyor.
Sevgili kardeşim, seni fazla tanımıyorum ama yolun başında olduğunu biliyorum. Bana ulaştırdığın şiirlerinde ortalama beğeniyi aştığını da gözledim. İleride, şiir poetikanı oluşturacaksın. Şiir poetikanı boş sözlerle, boş tanımlarla değil, şiirin terim ve kavramlarıyla oluşturmanı öneririm. Böylesi, şiirini sağlıklı düşünmemize, tanımamıza yardımcı olur.
Sevgili kardeşim, bir başka şair de, şiir dilinin “üstdil” olduğunu yazmıştı. Mektup yazıp uyarmış, herhalde bir dil sürçmesi, demiştim. “Üstdil”in, dili inceleyen dil olduğunu, dolayısıyla eleştirinin dilinin üstdil olduğunu belirtmiştim. Gerekirse Roland Barthes’ı okumasını, bu konudaki ayrıntılı bilginin Barthes’ta bulunabileceğini yazmıştım. Yazılarımda da birkaç kez bu konuyu yazmama karşın, hâlâ şiir diline “üstdil” diyenlerin olduğunu görmek, yazın çevrelerinin ne kadar az okuduğunun göstergesi değil miydi? Oysa, yaşam kadar, deneyimlediği dünya kadar, öteki disiplinlerin bilgisi de besler şairi. Poetika dediğimiz o devasa miras, incelemeyi de içerir. Ve bir şair boyuna şiir üretmez, şiirine ilişkin poetika da üretir. Poetikanın dili de şiire ait terim ve kavramlardan oluşur. Şiirin temel malzemesi dil olduğundan, dil ve dilbilim poetikanın oluşturulabilmesi için en yakın disiplinlerdir. Şiirin kendine ait lirizm gibi, ritim gibi kavramlar ile dile ait kavramları kullanırız poetika oluşturabilmek için. İfadelerde bazen “söylem”le “biçem”i karıştırırız. Biçemin ve söylemin ne olup ne olmadıklarını ortaya koyan bir yazı yazdım. Yakında yayımlanır.
Bir şair arkadaş biçim için, “Biçim dediğimiz şey, “Gömleğim çiçek desenli” değil, “Gömleğim Leylâ desenli” demektir bana kalırsa” diyor. En hafifletici sebeple, bir dil sürçmesi olsa gerek. Çünkü biçim bu değil. Bu şiirsel olan ile şiirsel olmayandır. Düzyazı ile şiirin ayrımıdır. Şair, Leylâ ile art alanı olan ile koca bir anlam alanı oluşturuyor. Art alanı : Leylâ ve Mecnun. Geleneksel öğeler barındıran koca bir kültür. Şairin örneklemesinden, biçimin ne olduğu değil, düz söz ile şiirsel söz farkı ortaya çıkıyor. Biçim, şiire ait bir kavram. İçeriğin karşılıklı oluşturduğu, içeriğin içine döküldüğü kalıp. Pek çok öğeden oluşur. Şiirin ses öğesi bile biçimin içindedir. Yüzey yapının örgütlenişi biçimle gerçekleşir. Biçimin derin yapıyla (anlamla, matrisle) ilişkisi süreklidir ve işleyen görünmez bir mekiktir bu. Görünmez mekiği ortaya çıkarmak incelemecinin görevidir. Kısaca, şairin neyi yeniden anlamlandırmaya çalıştığını incelemeci ortaya çıkarır.
Sevgili kardeşim, niyetim sana öğüt vermek değil. Genç bir şair olarak, ileride bazı sorular soracaksın kendi kendine. Yanıtlar vereceksin. Dünyaya ait sesler alıp sesler vermek gibi. Ve şiirin bir simya işi olduğunu göreceksin. Şiirlerinde gördüğüm bir sakıncayı belirterek bitireyim bu kısa mektubu: Şiire, dolaşımda olan söz öbeklerini, atasözlerini, klişe sözleri taşımak kolaycılıktır. Önceden varolan söz öbekleri yaratıcı olmanın önünde engeldir. Dolaşımda olan söz öbekleri değil, yaratıcı imgelemin üreteceği imgeler olsun çıkış noktan. Sevgiyle..
ŞİİR DERSLERİ
Sevgili Kenan Yücel.
Şiir, evet, temel sorunumuz şiir. Şiirin özünün ne olduğunu sormakta haklısınız. Şiirin özü yine şiirdir diyebilirim ama, okura saldığı etkiyi nasıl açıklarız? Şair ‘katharsis’ işlevi gören biri midir? Yazınsal bağlamda bir bakıma öyledir: Arınma, boşalım, tinin
tutkulardan temizlenmesi süreci olarak tanımlanan ‘katharsis’ tam da şiirin işlevselliğiyle örtüşür. Şiirin özü biraz da budur. ‘Ama biz şiirden estetik haz da alırız’ diyeceksin. Doğru, estetik haz ile birlikte şiir başka değerler de üretir. Ahlâki değer, Aristoteles’e göre, bu değerlerdendir. Demek ki, Aristoteles’ten bu yana, sanatın, şiirin özü budur. Genel olarak sanata, özel olarak da şiire bakış zamanla değişmiştir. Mimesisten poesise doğru olan değişim, şiirin doğaya taklit eden bir teknik olmadığını, bireysel bir yaratım olduğunu bize göstermiştir. Yaratıcı imgelemin, şiirin çıkış noktası olduğunun belirlenmesi yüzyılları almıştır. ‘Özne’nin ve ‘birey’in keşfi şiirin öznel ve özgür bir yaratım olduğunun kabulünü getirdi. Çünkü, evrenin insan merkezli oluşu, insanın özne olarak algılanması, öznenin özgün yapıtlar ortaya koyan yaratıcı kimliğini pekiştiren anlayışları pekiştirdi. Şiir, şairin bizzat etkin olarak ürettiği bir şeydir ve doğanın da insanın da yeniden üretimidir. Bu girişi niye yaptım? Şiirin özü konusundaki görüşlerin geçirdiği evrimi göstermek için. Aydınlanma döneminde, şiirin de insan merkezli, özne olarak birey merkezli yaratım olduğu görüşü kabul edilir.
Sevgili Kenan Yücel, elbette seni iki şiir kitabı yayımlamış genç bir şair ve aynı zamanda
üstokur olarak gördüğüm için, şiire ilişkin görüşlerin geçirdiği evrimi özetlemeye çalıştım.
Kant estetiğine baktığımızda, Kant’ın sanat ürünlerini dehânın ürünü olarak gördüğünü saptarız. Sanatçıya, dolayısıyla şaire ‘yaratıcı’ gözüyle bakılması bir kırılmadır ve önemlidir. Kant’ın, sanatın özgünlüğü ve biricikliği görüşü de öyledir.
Yorumbilim (Hermeneutik), şiirin özerk bir konum kazanmasıyla birlikte, filolojik
yorumbilim olarak şiiri yorumlamayı, açımlamayı, şairin, öznenin söylemi içinden okumayı amaçlar. Şairi, hele genç bir şairi neden ilgilendirmesin bunlar? Edebiyatın bilgisi,
yaşamın bilgisi, yazınsal bilgi, yani epistomolojik düzlem, öznenin evreni bilmesinde, zihninde üretmesinde etkin olan düzlemdir. Şair-özne toplum içinde de böyledir. Toplumun kurucu öğelerini bilmek zorundadır. Birey olmanın önkoşuludur bu.
Yorumbilime dönecek olursam, onun teolojiden ayrılması, sanatın ve şiirin yorumbilim açısından açımlanmasını, insan merkezli olarak yorumlanabilmesini yağlamıştır.
Sevgili Kenan Yücel, çağımızda edebiyat yorumbilimi, şiirin barındırdığı zenginlikleri, çok anlamlılığı açımlamayı ve yorumlamayı amaçlar. Şiirin sözcüksel örgütlenişi ve yapısı içinden yapılacak yorumlar, şiirin dışa gönderdikleriyle de ilgili olacaktır. Ortada bir şiir varsa, bir yorumbilimi kuramı da olacak ve kuram çok anlamlı ifadeler taşıyan şiiri açımlayıcı bir görev üstlenecektir. Şiiri anlama, yorumlama ve değerlendirme edimi, bir kuramın içinden, edebiyat yorumbilimi içinden yapılırsa şiirin zengin ve çok anlamlı yapısı sökülebilecek, yoruma açık uçlar metnin ilettiği imler ve ipuçlarıyla açımlanabilecektir. Böylece şairin yaşadığı dönemin tinselliğini de şiirden okumak mümkün olacaktır.
Edebiyat yorumbilimi, şiir gibi çok anlamlılığı kendinde barındıran bir türü, çok anlamlılık açısından sorun edinir ve şairin niyeti de açığa çıkarılmaya çalışılır. Okur, yorumcu ya da alımlayıcı bu süreçte etkindir. Şiiri, şairini de katarak anlamlandırır, yorumlar. Şiiri, dil,
yazıldığı dönem, önceki şiirlerle karşılaştırma gibi etkin edimler, anlamlandırma ve yorumu öznel olmaktan çıkaramaz. Şiire psikolojik, etik, estetik yaklaşımlar yorumu psikolojik kılar. Psikolojik yorumbilim metnin niyetini aşan yorumlara açıktır.
Sevgili Kenan, metnin niyetini aşan yorumlar aşırı yorumlardır. Ve biz, metinde işaretleri olmayan yorumlara karşı olmalıyız. Şairini aşan gerçekliklerin işaretini gördüğümüz metinleri ise daha somut bir düzleme oturtabilir ve yorumlayabiliriz. Ancak, bu yorum eskilerin ‘şerh’i ile karıştırılmamalıdır.
Şu bilgileri ileteyim sana: Scheiermacher, Dilthey, Gadamer gibi düşünürler kendi yorumbilim anlayışlarını geliştirerek yazınsal metnin anlamının ortaya çıkarılmasında farklı yöntemler uyguladılar. Scheiermacher yazarı, Dilthey yorumcuyu, Gadamer metni öne çıkararak yorumbiliminde farklı yaklaşımlar sergilediler.
Modern şiir, imgelemin verimi olarak imgeyle, müzikle iç içe geçmiş, algıyı zorlayan sözcüklerle örgütlenmiş olgudur. Yorumlanması da o ölçüde algı zorlukları aşılarak yapılır.
* * *
Burada işin Alımlama Estetiği boyutuna geçebiliriz sevgili Kenan Yücel. Şiir niçin yazılır ve yayımlanır? Buna ‘okur için’ yanıtı verebiliriz. Okur, yazınsal iletişimin ayrılmaz bir öğesidir. Alımlama Estetiği okurla tamamlanır. Yorumbilim, şiirin ürettiği varsayılan anlamları ortaya çıkartmaya çalışan bir yorum öğretisidir. Şiirin anlamayla ilgili bir süreç olduğu için, ‘yazınsal iletişim’in ortaya çıkarılması esastır. Şiirin iletişiminin anlamını yorumlamaya yöneliktir. Ve elbette, okurun bilgi birikimi, yazınsal bilgisi, anlama çevremi ile şiirin üretildiği tarihsellik çevremi buluşarak, metnin ürettiği ‘anlam’ ortaya çıkarılır, anlamlandırılır. Okur (üstokur olarak düşünelim) şiirle bir diyalog kurar. Şiirin yorumu bu diyalog sonrasında gerçekleşir. Bu diyalog geçmiş ile günümüz arasında oluşur ve şiirin söylemek istediğini açığa çıkarmakla sonuçlanır. Modern şiir açısından düşünüldüğünde, modern şiir anlama açık uçludur. Okurun ya da alımlayıcının, anlamla kurduğu ilişki geçmişle günümüz arasındaki ilişkiyle bağlantılıdır. Okurun kendisiyle de ilişkilidir. Anlam için şu söylenebilir: Şiirin öznesinin ufku ile şiirin ürettiği ufkun kesiştiği yerde anlam vardır. Okur, alımlayıcı kendi kültürel tarihi ve toplumsal ilişkiler içinden onu algılar ve anlamlandırır. Her okurun kültürel çevreni farklı olduğundan şiir her okurca farklı yorumlanabilir. Şiirin anlamı tek değil, çok anlamlıdır. Anlam sabit değildir. Algılama sürecinin uzaması şiirin yapısıyla ilgilidir. Zor anlaşılır şiirler, anlama kapalı şiirler diyelim, nesneleri yabancılaştıran, biçimleri karmaşık şiirlerdir. Bu tür şiirlerin, okura zorluklar, engeller çıkardığı düşünülse de çok anlamlılık açısından şaşırtıcı ve ilk kez karşılaşılan, alışılmamış anlamlarıyla da dikkatli okunmayı gerektirirler.
Şiir dilinin günlük dilden farklı oluşu alımlanmasında zorluklar çıkarır. Şiir dilinin içerdiği tekrarlar, eğretilemeler, leitmotifler, değişik sözdizimleri alımlamayı geciktirebilir. Ne ki, alımlandığında da anlamın zenginliği açığa çıkar. Bir şiiri anlamak demek, bana göre sevgili Kenan, o şiirin biçimsel ve içeriksel farklılığını anlamak demektir. Şöyle diyor Umberto Eco : “Bir metni yorumlamak, sözcükleri yorumlayarak, o sözcüklerin neden bu şeyleri değil de şu şeyleri yaptığını açıklamak demektir.” Anlamın sökülmesi de, yorumlanması da buna dahildir. Alımlama Estetiği şiir söz konusu olduğunda, tam da budur. Alımlamanın bir yöne de, şiirin yazınsal olduğu gerçeğinden hareket ederek, şiiri okumaktır. Şiiri anlamak, onun yazınsal niteliklerini kavramak demektir. Kısaca, şiiri anlamak, şiirin içinde üretildiği tarihsel, kültürel, yazınsal ilişkileri anlamak, bu ilişkileri yorumlamak demektir. Bu nedenle, yorumbilim ile Alımlama Estetiği bir noktada kesişirler.
Sevgili Kenan Yücel, bu mektubu yazarken kaynakça olarak Doğan Özlem’in Hermeneutik ve Şiir, Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri ile Umberto Eco’nun Yorum ve Aşırı Yorum adlı yapıtlarını yeniden okudum. Bilgi özetleri bu kitaplardan. Bu özetler, donanımlı görmek istediğimiz genç şaire yararlı olur mu?
Sevgili Kenan Yücel, şiir okuru, şairin hiç de düşünmediği anlamlar üretebilir. Bu şiirin çok anlamlılık özelliğinden gelen bir olgudur. Şiir okuru, metni yorumlarken farklı alanlara açılabilir. Metinde farklı duygu ve düşünceleri yaşayabilir. R. Barthes, biliyorsun, yazınsal metne çok anlamlılık ve biriciklik nitelikleri yükler. Mustafa Durak yaratımın biricik olamayacağını, her sanat yapıtının borçlu olduğu bir sanat yapıtı olduğunu vurgular ki, bu da bana daha doğru bir saptama olarak görünür. “Sanat yapıtının arka planında dil gibi hazır bulunan, edinilen varlık bilgisi ve sanat bilgisi söz konusudur. Sanatçının ürününde fark edilen, farklı olması beklenen, bu bilgilere kattığı kendi bakışı, kendi bireştirme becerisidir.” Sanat yapıtında ilkliğin göreli olduğunu belirten Mustafa Durak, “Sanat yapıtının alımlayana çarpıcı gelen ilkliği, onun borçlu olduğu kişilerin görün(e)mezliğinden kaynaklanır” der. Bu görün(e)mezliği görünür kılan üstokur ya da ondan önce eleştirmendir.
Şiirin bir işlevi de okura estetik duyarlık kazandırmaktır. Şiir, bir düşünce, bir duyuş, bir duyarlık kazanmanın aracı değil midir? Şiirden haz alma da okuma sürecinde gerçekleşir. Okura düşen, bu haz veren dili çözmek, çözümlemek, anlamak, estetik boyutunu keşfetmektir. Yazınsal söyleyiş biçimidir şiiri yazınsal kılan. Metnin yazınsallığı içinden anlamı açığa çıkarır ve yorumlar alımlayıcı ya da üstokur.
Alımlama Estetiği’nin okur merkezli bir kuram olduğunu belirteyim. Şiirin anlamı,
metnin içindeki ipuçlarının anlamlandırılmasıyla açığa çıkarılabilir. Bunu da okur, ya da incelemeci yapar. Şiirin öğelerinin birliği en son olarak okurda toplanır ve okurca yorumlanır.
Berna Moran, Alımlama Estetiği ya da kuramını şöyle tanımlıyor: “1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili olarak okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır.” Moran’ı izleyerek söyleyecek olursam, Alımlama Estetiği’nde yapıtın, diyelim şiirin ‘anlamı’nın açığa çıkarılması esastır. Şair mi şiirine anlam verir, şiirdeki sözcükler, imler, imgeler, eğretilemeler mi, yoksa okur mu anlamı söker, şiiri anlamlandırır? Bir uçta şiir, öteki uçta okur. Okur, şiir üzerinde yaptığı somutlamalarla anlamı kurcalar. Şiirin anlamı, toplumun belleğindeki ya da dış dünyadaki gerçeklik olmayabilir. Yeniden üretilmiş bir gerçeklik de olabilir, üstgerçeklik de. Bazen okur, şiirin boş alanlarına rastlar ve bu alanları ‘yorumuyla’ doldurur. Okur, şiirin içindeki imleri, ipuçlarını değerlendirerek bir yoruma ulaşır. Okurun yorumunu kendi yaşantısı da etkiler. Şiir, okurun yaşantısıyla hangi noktalarda örtüşür? Bilemeyiz ama örtüştüğü noktada da yoruma eklemlenir. Bunu yapılan yorumdan da çıkarabiliriz.
Sevgili Kenan Yücel, Alımlama Estetiği, yalnızca metin-okur arasındaki ilişkiyi değil, metnin farklı zamanlarda nasıl algılandığını araştırmayı da öngörür. Okur, bir metni çeşitli zamanlarda nasıl algılamaktadır? Örneğin, Garip şiirini 2000’li yıllarda nasıl algılamaktayız? Alımlama Estetiği, çeşitli zamanlarda yapılan metin-okur arasındaki ilişkinin yorumlarıyla bunu ortaya çıkarır. Çeşitli zamanların tarihsel, toplumsal, kültürel ve ideolojik çevreni değiştikçe, incelenen yazınsal ürünün alımlanışında da değişiklikler olur. Metin ya da şiir, yazıldığı dönemi aşarak bugüne gelebildiyse, bu sadece yapıtın içerdiği sorunsalla ilgili değil, bugüne de seslenebilecek bir yapı ve biçimde oluşundandır.
Dönem içinde değişen okurun kültürel, tarihsel ve ideolojik birikimleri de yazın yapıtının (şiirin) yorumlanmasında etkin rol oynar. Şiirin anlamsal ve estetik çevreni ile okurun çevreni arasındaki ilişkiden doğan değerlendirme yeni yorumlara yol açar.
Sevgili Kenan Yücel, Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum’da a) yazarın niyeti, b)
metnin niyeti, c) okurun niyeti biçiminde farklı niyetlere ve niyetleri etkin kılan etkenlere
dikkati çeker. Yukarıda, Alımlama Estetiği bağlamında farklı niyetlerin oluşumunu irdeledim. Genç şairin, bazen, poetikasını aşan bir yapıt üretmiş olabileceğini kabul etmesi gerekir. Bazen şiirin niyeti şairin niyetini aşar. Bazen de tersi olur. Okur metni de, şairi de aşan yorumlara girebilir, metinde ipuçlarını gördüyse tabii.
Sevgili Kenan Yücel, biliyorum, bu metin mektuptan çok şaire, şiiri, okura ilişkin bazı soruları tartışmak üzere varolan görüşleri bir araya getiren yazıya dönüştü. Zihinsel yolculuğunda bir payı olursa buna çok sevinirim. Sevgiler..
İMGE İLE NESNEL BAĞLILAŞIK İLİŞKİSİ
1) Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Şiirde imgenin işlevselliği. İşlevsellik içermeyen imge nedir, nasıldır? Bir gerçeklik içermeyen, nesnel bağlılaşığı kurulamayan imge işlevsizdir. Elbette, şiirin kendine dönük yapısı, kurulan imgelerdeki savrukluk, özensizlik, şiiri uzun süredir işlevsiz kılıyor. Şiir, böylece boşuna yazılmış oluyor. Çünkü, imgenin işlevsiz kalışı anlamın oluşmasını engelliyor. Biliyorsunuz ki, öyle veya böyle, modern şiirde gidimsiz dil de bir anlam kurar. Belki, onun kurduğu anlam gerçekten daha gerçektir. ‘Belki’ bile fazla, öyledir de. Yan yana hiç gelmeyen sözcüklerin yarattığı imge gerçekten daha gerçek bir dünyayı iletebilir. Tam tersi durumlar da söz konusu. Öyle yazınsal imgeler kurulur ki, imgenin mantığı tutarsızlığa itilir. Oysa, çağdaş Türk şiirinin deneyimi “anlamsıza kadar özgür” olabilmeyi İkinci Yeni hareketiyle yaşadı. İmge, bugünkü gibi, bu denli savrukluğa itilmedi hiçbir zaman.
2) T.S.Eliot’ın “objective correlativee” kavramlaştırmasını Özdemir İnce “nesnel bağlılaşık” olarak karşılıyor. Objective: Nesnel. Nesne ile ilgili, nesneye değgin. Corretative: Aralarında bağlantı bulunan, akraba, bağlılaşık, bağlantılı anlamlarını içeriyorlar. (Özdemir İnce, Şiirde Devrim, S. 131). Buradan, nesne ile ilgili, aralarında bağlantı bulunan, yani ilişkili şeylerin kastedildiği ortaya çıkıyor. Şiirsel imgenin dış dünyaya gönderen, dış dünyadaki şeyleri çağrıştıran biçimde kurulması. Modern şiir, dış dünyayla tam denklik kuran şiir değil. Bunu biliyoruz. Dış dünyanın gerçekliğinin imgelemde yeniden yaratılmasıdır. Şiirin dış dünyayla kurduğu ilişkinin ortaya konulması ya da kaynakla ilişkisinin kurulması, bunun araştırılmasıdır “nesnel bağlılaşık”.
Her imgenin nesnel bağlılaşığı olmalı mıdır? Bazı imgeler salt şiire dönüktür ve ona aittir. Bazı imgelerin dış dünyaya gönderdiği ya da dış dünyanın gerçekliğini yeniden kurduğu gözlenir. Nasıl mı? Eliot’ın söylediği gibi “bir nesneler dizisi, bir durum, bir olaylar zinciri bularak.” Şiirin nesnel bağlılaşığı, yine şiirin gönderdiği tarihsel bir olay ya da bu olayı çağrıştıran nesneler dizisi olabilir. Şiirsel imgenin taşıdığı şeyler ya da yan yana getirdiği sözcükler de toplumsal belleği uyandırabilir. Tıpkı Madımak sözcüğünün trajik bir olaylar dizisiyle nesnel bağlılaşım kurması gibi.
3) Aslında, şiirin boşuna yazılmış olmaması için en sağlıklı ilişki, hayatı yeniden üretmesinden doğan ve nesnel bağlılaşığı kurulabilen ilişkidir. Burada, altı çizilmesi gereken yeniden üretim kavramlaştırmasıdır. Çünkü, hayatı birebir yansıtan klasik dönem kapanmış, şiir dili gidimliden gidimsize dönüşmüştür. Böylece, deneyimlenen dünya, yeniden dile getirilebilmiştir.
4) Nesnel bağlılaşık kavramlaştırmasını örneklerle somutlaştıralım. Önce coşkusal ve zihinsel bir çağrışım yapmayan yazınsal imgeyi örnekleyelim: “Denizler, boş gemiler gibi
hareketli bir çiçek” (Edip Censever). Bu dizenin, imgelem gücümüzü harekete geçiren,
zihnimizi uyandıran, coşku, heyecan ya da bir görüntü yaratan gücü yok. Bu imge-dize soyut bir kuruluş olarak kalıyor. Çünkü, denizlerin boş gemiler gibi hareketli bir çiçek oluşu çağrışımsal da olsa okuru somut bir şeye göndermiyor. Yine Eliot’ın sözleriyle, “bir nesneler dizisi, bir durum, bir olaylar zinciriyle” de bağ kurmamızı sağlayamıyor. Koku, ses, tat gibi Her hangi bir duyumuzu da uyandırmıyor. Öyleyse, bu dizenin birbirine benzemeyen nesneler dizisiyle (deniz, gemi, çiçek) kurduğu anlamın nesnel bağlılaşığı da kurulamaz. İlginç bir dize olarak kalıyor, o kadar. Bir başka örnek verelim: “sapından
fırlamış bir balta gibi çehresi”. (Attilâ İlhan). Şairin “Duvar” şiirinden aldığım bu dize,
insanın yüzünün aldığı hâli somutlaştırıyor. Sapından fırlamış baltanın (burada da birbirine benzemeyen nesneler söz konusu: balta + çehre) yüze (çehreye) benzetilmesi güçlü bir eğretileme (metafor) yaratıyor. Zihinde, imgelemde “asık ve öfkeli yüzler” imgesini uyandırıyor. Kısaca, nesnel bağlılaşığı olan bir imge konumundadır.
Tek ve kurucu özelliği olan dizeler giderek şiiri kurar ve bütünsel imgeye dönüştürürler. Öyle ki, modern şiirde bütün dilsel imler yapıya yönelir. Yapı, derin yapı yüzey yapı diyaloguyla gerçekleşir. Okurun zihninde canlanan nesnel bağlılaşığı derin yapıdan okuruz. İşte, o zaman şiirsel anlam da kurulur. Burada imge ile nesnel bağlılaşık kavramlarının ilişkilendiği ‘yapı’ bütünsel bir anlam ifade eder. Dolayısıyla modern şiir
‘&yapı’dır dersek doğru bir şey söylemiş oluruz. Bütünsel bir anlam ifade edebilmesi için de bütün im’lerin yapıyı kuracak ve temsil edecek şekilde kurgulanması gerekir. Modern şiir bütünsel bir imgedir. İmgenin somutlaşamaması hâlinde şiir belirsizlikler içerir. Güçsüzleşir. İyi şiir bu değildir. İyi şiir, yüzey yapıda tüketilen şiir değil, yüzey yapıdan derin yapıya akan, derin yapıda nesnel bağlılaşığı kurulabilen şiirdir. Özdemir İnce, Yannis Ritsos’un “Kastania” şiirini örnek verir. Onu yenilemek istemiyorum. Yalnızca bu şiirin şiirsel im’lerine dikkati çekmek istiyorum. (Bkz. Şiirler, Yannis Ritsos, sayfa: 247, Varlık Yayınları, 2000): “Kırık bir kiremit, iki sönmüş kömür, bir parça günnük, bir sepet üzüm,
bir bal mumu siyah fitilli.” Bu şiirsel im’ler halkın yaşamına gönderir okuru. Zihinde ortak
şeyler uyandırır. Okurun zihninde yaşantılanan nesnel bağlılaşığı vardır. Ritüel şeylere de gönderir.[ Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” şiiri bir durumu, bir olaylar zincirini dile getirir. “Otuzüç Kurşun”un bütün şiirsel im’leri, semiyotik birliği olaylar zincirini dile getirmeye yöneliktir. Bu yüzden, göndermeleri, im’leri hemen o tarihsel olayı anımsatır.]
5) Yannis Ritsos’un “Kan” şiirini bütünsel imge yönünden ele alalım: “Sonra kan lekesi
belirdi asfaltın üzerinde;/ büyüyordu leke, yayılıyordu, yutuyordu / avluyu, sandalyeyi, kuyuyu, kovayı; / bir metre ip sarkıyordu – o kadar sadece -, / Kırmızı kesti kadetralin saati; / Postane de öyle. Yayılıyordu elek, / yutuyordu evleri, telgraf direklerini, güneşi, / yutuyordu bizi de, gizliyordu bizi kırmızı da/ Ama boyutlarını görür görmez, kendimizi / güzel, sade, doğru ve aklanmış hissettik.”
Neredeyse düzyazısal özellikleri ağır basan bu şiirde bütünsel imge “kan” sözcüğünde toplanmaktadır. Bütün bir hayata yayılan “kan”, şiirin de bütünsel imgesidir. Dikkat edilirse şiir dizelerle değil, şiir tümceleriyle ve bütünsel bir imge-sözcük üzerine kurulmaktadır. : “Kan”. Aynı zamanda, şiirin izleğini işaretleyen şiirin başlığıdır. Şair, burada, “kan” sözcüğünün işaret ettiği gerçekliğin hem içine hem çağrışım gücüne dayanıyor: Savaşlar, ölümler, faşizmin yayılışı. Böylece, tek bir sözcük bir çok şeyi im’liyor. Şiirin dikey yapısından derin yapıyı okuyoruz. Sonunda, bireyin “kan”ı algılayışı olağan bir şeye dönüşüyor. Kanıksanmış bir şeye…Kan içinde yüzen dünya kanıksanıyor. Birey kendini, kan içinde yüzerken “doğru ve aklanmış” hissedebiliyor. Şiire bir “yapı” olarak baktığımız zaman, “kan” sözcüğü yan yana geldiği diğer sözcüklerle ve sözdizimsel bağıntıdan dolayı ‘bütünsel imgeye’ dönüşüyor. Bütün şiirsel im’ler, (örneğin “bir metre ip
sarkıyordu –o kadar sadece -“ şiir tümcesi bile) bir ayrıntı mı diye düşünmeden
edemiyorum. Ama değil, öyle olsa, asfalttan başlayıp avluya, kadetrale, postaneye, güneşe, nesnelere yayılıp yutan kan, sonunda insanın içinde yüzdüğü, kanıksadığı, yabancılaştığı bir duruma dönüşmezdi. “Kan” gölüne dönen dünyaya göndermezdi bizi. 6) İmge konusunda pek çok şey yazılmasına karşın hâlâ çok geniş inceleme ve araştırmalara gereksinim var. Bu yazının girişinde yazdım. Önemli olan imgenin işlevselliğidir. Bir duygu değeri taşımayan, nesnel bağlılaşığı kurulamayan imge işlevsiz imgedir. Bu tür yazınsal imgelerin olduğu şiirler dergileri doldurmaktadır. Veysel Çolak, “Önemli olan imgenin işlevsel olmasının sağlanması, yani dilin olgu ile ilişki içerisine sokulmasıdır” diyor. (Şiir Nedir ve Nasıl Yazılır?). Yan yana gelen sözcüklerin (birbiriyle bağdaştırılan sözcüklerin), yani bağdaştırmaların bir duygu, bir görüntü, bir çağrışım değeri taşıması gerekir. Örnekse, Cemal Süreya’nın “yalnızlığın başkenti” bağdaştırması iki sözcükle kurulur: Yalnızlık, başkent sözcükleri. Bu tamlamada başkent sözcüğünün göndergesel anlamını aştığını gösterir Doğan Aksan. Bu sözcüğün ‘güçlülük, büyüklük,
önemli olma’ gibi nitelikler kazanarak “yalnızlık daha derin, daha etkileyici” hâle getirilir. “Biliyorsun ben hangi şehirdeysem / Yalnızlığın başkenti orası”. Böylece, şiir dili
oluşturulurken bağdaştırmaların önemi bir defa daha ortaya çıkar. Bağdaştırmaların izleği güçlendiren, ortaya çıkaran eşdeğer ya da karşıt, birbirine uzak sözcüklerle yapılmasının imgenin gücünü arttırdığı görülür: Yan yana gelen sözcüklerin (bağdaştırmaların) kurduğu imgenin okurun zihninde zincirleme çağrışım kurması gerekir. Zincirleme çağrışım uyandırmayan imgeler, aynı zamanda nesnel bağlılaşığı kurulamayan imgelerdir. Nesnel bağlılaşığı kurulan imgeler, zihinde parlar: “Esmer ayakları çıplak bir yağmur” (Nâzım Hikmet) imgesinde olduğu gibi. Yağmur neredeyse kişiselleşmiştir. Çıplaklık hem
ayağa hem yağmura ilişkin ikili bir anlam yüklenmiştir. Bunların ötesinde, imge-dizede,
varlığın yağmurla betimlenmesi bolluk, bereket gibi olumlu çağrışımlar
uyandırabilmektedir. Esmer ayak nitemiyle rengi aşan ve sınıfsallığa gönderen epistemik bir yöneliş bulmak da mümkündür. Belki, aşırı bir yorum olarak görülmezse,